Yazabilmeyi isterken buldum kendimi hüznüm boğazıma sarılmış kafama sıkılan kurşunları ayıklama aşamasında, kendimden nefret ederken farkettim ki yazabilecek birşeyim de kalmamış artık. Sonsuz boşluğa terkedilmiş yalnızlığım ve köşede sinsi sinsi bekleyen egolarımla sere serpe uzandım yatağın yanındaki halının üstüne. Uzandım ve o anda gördüm onu, benden uzakta ama olanca dikkatiyle bana bakıyordu. Son iki saattir ordaydı sanırım, çünkü iki saat önce başlamıştı herşey, iki saat önce hayatımdaki tek mutluluğu kendi ellerimle yok etmiştim ve ruhum beni o anda yapayalnız bırakmış olmalıydı. Sessiz ve sinirli izliyordu beni bir yandan da acıyordu belli ki halime. Naptın der gibi bakıyordu. Kendimi idamlık suç işlemiş bir suçlu gibi hissediyor celladımın gelmesini bekliyordum sanki. Kötü olan şu ki o cellat hiç bir zaman gelmiyor. Zaman geçtikçe acılar ve pişmanlıklar çoğalıyor buna rağmen hiç bir şey hissizleşmiyor, yaşanılanların ağırlığı zerre azalmıyordu. Unutulmuş bir medeniyetin tanrısız kalıp dağılmasının sızınısı hissediyordum adeta. İnsanlığa ait son parçamı kendi ellerimle söküp yakmıştım sanki. Pişman olmakla düzelseydi belki bundan daha çabuk hiç bir şey düzelemezdi evet ama kimi zaman olan bitene pişman olmaktan başka yapacak birşey bulamıyor insan.
Evet sevdim ve hatta çok seviyorum lakin sorun bu değil zaten, dedim ya benle insanlık arasında geçmişten bugüne devam eden bir sorun. Tek bir dileğim olsaydı bütün insanlığı tek seferde yok etmeyi dilerdim. Kendim de dahil bütün insanlıktan nefret ederken sevdiğim ve eşine zor rastlanır olaraktan beni sevmeyi seçen bir insanın kalbini demin, biraz önce parça parça ettim. Keşke intihar etmek daha kolay olsaydı. Saatlerdir başıma saplanmış olan ağrı o denli artmıştı ki adeta bütün evreni koskoca bir top yapmışlar ve beynime sokmaya çalışıyorlar gibi hissediyordum. O anda onun silueti belirdi karşımda. Bebekten daha narin ve daha güzel o teni sımsıcak ve karşı konulamaz derecede muhteşem bir koku. Simsiyah ve ruhumu okşayan, peri masallarına taş çıkartacak derecede güzellikte gözleri ile bedenimi teslim almaya gemişti sanki. Konuşmaya çalıştım fakat oralı bile olmadı, sessiz ama mağrur bir şekilde gitti ruhumun yanına oturdu. Oradan ikisi birden beni izlemeye koyulmuştu. O anda daha iyi bir insan olmayı herşeyden çok istedim. Artık nefret etmeye mecalim kalmayacak derecede bıkmıştım kendimden ve bu bedenin içinde hapsolmaktan. Sanki başka bir insanın hayatını yanlış bir bedende yaşıyor gibiydim ve sırf bu yüzden o adamın hayatındaki bütün güzellikleri yok ediyordum sanki. Balkona çıkmaya karar verdim duvarlara fazla güvenemeden. Olur ya onlarda benden bıktılarsa beni ezmek istemelerine şaşmazdım. Balkona çıktığımda temiz hava yerine iğrenç bir petrol kokusu soludum. Ruhum sayemde o kadar kirlenmişti ki o da benimle çıktı ve sanki hiç bir şey olmamış gibi yanımda dikilmeye başladı Sonra Naz geldi. O da ruhumun yanında durdu ve şehrin her zamanki gri havasına hep beraber bakmaya başladık. Bir hayattan doğmuş üç farklı kişi olmuştuk o anda. İki saat önce tek kişiymişiz gibi hissediyordum oysa ki. Oysa ki bu an için ne hayaller kurmuştum, beraber şarap açıcaktık ve gün doğumuna karşı keyfimizi buluncaya kadar aklımıza ne geliyorsa birbirimize anlatıp sonra sıcak bir köşede kıvrılıp yatıcaktık. Ben onun üzeri açılınca sırtını örtücektim sonra dayanamayıp yanaklarına bir öpücük kondurup mutluluk sırıtışımla o ince belindeki uykuma devam edicektim. Çok şey mi istiyorum tanrım. TANRIM çok mu şey mi istiyorum. Bir ben mi sik beyinliyim, yoksa kendi hayatını kendi kendine enkaza çeviren başkaları da var mı acaba?
26 Mart 2016 Cumartesi
7 Şubat 2016 Pazar
Deliler Koğuşu - XXI
Kimi zaman diyorum ki atlayayım aşağıya ne olacaksa olsun. Karanlık suların belirsizliği her an daha çok cezbediyor ruhumu. Öyle ki şu günlerde deneyip deneyip başarısız olmaktan öylesine yorulmuştum ki öylesine yaşayamıyordum ki.. Her hayatımda aynı bozgunlara uğramaktan her hayatta saçma sapan bir yerlde çakılıp kalmaktan öylesine bunalmıştım ki.. Bazen hala neden atlamadığımı ben bile bilmiyorum ama atlamıyorum işte. Her insan gibi bende umut ediyorum ve bir gün bir yerde, kayıplarımı yeniden yaşayabileceğimi düşlüyorum, her akşam, her gece ve sabah. Sonsuz acının koynunda sonsuz mutluluğu bulabilir misiniz? Kimilerine göre biz mutsuzluğu arayan mutsuzluktan mutluluk duyan bir türüz. Kim bilir belki bundandır ki hayatımızın her anında kulağımıza çalınan muhabbetlerde hep başkalarının başına gelen kötü olayları dinleriz. Güzel olayları pek fazla dillendirmeyen türümüz iş başkalarının mutsuzluğuna, acılarına ve kayıplarına gelince baştan başa senaryolar yazar, çizer, okur, izler, düşünür.. Ve en önemlisi bunu yıllarca anlatır. Hayal edin kaç sabah, neredeyse yıllardır adı sanı duyulmamış insanlarının ölümünün fersah fersah heryerde ilan edildiğini hayal edin kaç defa sıradan insanların sıradan ölümlerinin olağan dışı şekillerde lanse edildiğini. Açıkça biz insanlar başkalarının mutsuzluğundan, ölümünden ve sessizliğinden keyif alıyoruz. Çünkü o kadar mutsuz o kadar acınacak durumdayız ki ancak ve ancak başkalarının umutsuz mutsuzluklarında kendi mutluluğumuzu bulabiliyoruz. Bu yüzdendir ki yüzyılımızın muhteşem iletişim organlarına hükmeden organsız kişilikler en çok ölümleri ve kayıpları anlatmayı seviyor.
Evet, artık kendimizi kandırmayalım. Sıçarken dahi elimize aldığımız telefonda, birinin yüksek irtifada hayatı yaşarken öldüğünü gördüğümüz zaman içten içe buna seviniyoruz. Çünkü yüksek tutkuyla olağanın dışında bir hayatı yaşamak insanlığın en büyük yasağı ve her zaman da yasak olmuştur. Sosyal yapı dediğimiz kurum var olduğundan beri sınırların insan toplulukları için vazgeçilmez birer olgu olduğunu anlatıp durur. Bu yüzdendir kanında yüksek dozda sevgisizliğe istinaden yüksek dozda pişmanlık barındıranların sessiz sedasız nefret etmeleri, var olmuş ve var olacak insan hükümlerinden. Her hayat başka birer mutsuz yalanı anlatır bana. Kimisinde yaşanmamış hikayelerin yaşanmış versiyonlarına atıflar vardır. Yaşadığını göstermek isteyenlerin yaşayamadığı hayatlara inat ben yüz kere geldim bu dünyaya ve yüz kere denedim yaşamayı.Lakin yine yeniden yaşayamadan yaşatılamadan nefret edildi ve öldürüldü ömür diye sığındığım hayal.
Sıkıldım, aynı hayatı yüzbirinci kez yaşayamamaktan sıkıldım. Sanırım bu sefer kesin atlayacağım şu sonsuz karanlığım kucağına ve yaşamış bütün insanlardan emdiği mutsuzluğa ortak olacağım.
Deliler koğuşu adeta küçük bir insanlık öğretisine dönmüştü benim için. Her gün buradaki sefaletten - insanlık sefaleti- payıma düşeni yaşıyor bazen de başkalarının mutsuzluğuna tecavüz ediyordum. Herhangi birini mutsuz görmek beni topluluk gibi hissettiriyordu ve yaşamı yeniden köküne kadar hissediyordum. Haykırıyordum bu kalburaltı kalmış düzensiz insan yansımalarına, yalnız değilsiniz ve değilim..Derken önümdeki dişleri çarpık ve çürük ama bir o kadar şirin kızın suratını bir kez daha ölümsüzleştirmek için deklanşöre olanca gücümle bastım. Çünkü milyonlarca ömrüm dahil benim için mutluluk onun bu ufacık gülümsemenin ardında gizliydi. Bu kadar gölgemsi varlığın arasında bir tek onun çelimsiz ve sessiz varlığı bana hükmediyordu sanki. Onun o ayı anımsatan parlak gözlerinin altında akdeniz ile egeyi birleştiren ufak tefek yunan adalarını anımsatan çarpık dişleri beni her defasında büyülüyordu. Aşk diye bir şey hissetmiştim daha önceki hayatlarımın birisinde, bir kaçında ve kimi zamanlarda.. Fakat bu öylesine farklıydı.. Öylesine çirkin, öylesine güzel, öylesine gerçek ve öylesine yalandı ki bu kadar tutkunun arasında öylesine yaşamak ama onunla yaşamak hiç acı vermiyordu. Onu öylesine ölesiye sevmek istiyordum ama beceremiyordum sanki. Sanırım bir kaç hayat önce, terkedilmiş ve neredeyse harabe eski bir orman evinde unutmuştum, nasıl sevileceğini.. Ve gide gele sadece kendimi sevmeye alışmıştım..Öylesine..
Sonu gelmiş şarabı dikledim ve yeniden doldurdum bardağı.. Ağzına kadar. Durup dururken yan masadan bir kaç parça peynir aşırdım ve bacaklarıma dolanan tüy yumağına yaşlı Sergio'ya uzattım. Sergio sanırım benden bile yaşlı bir kediydi ve muhtemelen mezarıma kaka yapacak kadar yaşayacaktı. Ve bu yüzden ben onu çok seviyordum. Sayesinde ölü, çürümüş ve kokmuş bedenim, belki zamansız filizlenecek bir bitkiye el ayak olacaktı. Ve aslında ben yeniden can bulacaktım, her zamanki gibi.. Her neyse, şarabı açmak epeyce zor olmuştu ve tirbuşon elimi kanatmıştı..
Evet, artık kendimizi kandırmayalım. Sıçarken dahi elimize aldığımız telefonda, birinin yüksek irtifada hayatı yaşarken öldüğünü gördüğümüz zaman içten içe buna seviniyoruz. Çünkü yüksek tutkuyla olağanın dışında bir hayatı yaşamak insanlığın en büyük yasağı ve her zaman da yasak olmuştur. Sosyal yapı dediğimiz kurum var olduğundan beri sınırların insan toplulukları için vazgeçilmez birer olgu olduğunu anlatıp durur. Bu yüzdendir kanında yüksek dozda sevgisizliğe istinaden yüksek dozda pişmanlık barındıranların sessiz sedasız nefret etmeleri, var olmuş ve var olacak insan hükümlerinden. Her hayat başka birer mutsuz yalanı anlatır bana. Kimisinde yaşanmamış hikayelerin yaşanmış versiyonlarına atıflar vardır. Yaşadığını göstermek isteyenlerin yaşayamadığı hayatlara inat ben yüz kere geldim bu dünyaya ve yüz kere denedim yaşamayı.Lakin yine yeniden yaşayamadan yaşatılamadan nefret edildi ve öldürüldü ömür diye sığındığım hayal.
Sıkıldım, aynı hayatı yüzbirinci kez yaşayamamaktan sıkıldım. Sanırım bu sefer kesin atlayacağım şu sonsuz karanlığım kucağına ve yaşamış bütün insanlardan emdiği mutsuzluğa ortak olacağım.
Deliler koğuşu adeta küçük bir insanlık öğretisine dönmüştü benim için. Her gün buradaki sefaletten - insanlık sefaleti- payıma düşeni yaşıyor bazen de başkalarının mutsuzluğuna tecavüz ediyordum. Herhangi birini mutsuz görmek beni topluluk gibi hissettiriyordu ve yaşamı yeniden köküne kadar hissediyordum. Haykırıyordum bu kalburaltı kalmış düzensiz insan yansımalarına, yalnız değilsiniz ve değilim..Derken önümdeki dişleri çarpık ve çürük ama bir o kadar şirin kızın suratını bir kez daha ölümsüzleştirmek için deklanşöre olanca gücümle bastım. Çünkü milyonlarca ömrüm dahil benim için mutluluk onun bu ufacık gülümsemenin ardında gizliydi. Bu kadar gölgemsi varlığın arasında bir tek onun çelimsiz ve sessiz varlığı bana hükmediyordu sanki. Onun o ayı anımsatan parlak gözlerinin altında akdeniz ile egeyi birleştiren ufak tefek yunan adalarını anımsatan çarpık dişleri beni her defasında büyülüyordu. Aşk diye bir şey hissetmiştim daha önceki hayatlarımın birisinde, bir kaçında ve kimi zamanlarda.. Fakat bu öylesine farklıydı.. Öylesine çirkin, öylesine güzel, öylesine gerçek ve öylesine yalandı ki bu kadar tutkunun arasında öylesine yaşamak ama onunla yaşamak hiç acı vermiyordu. Onu öylesine ölesiye sevmek istiyordum ama beceremiyordum sanki. Sanırım bir kaç hayat önce, terkedilmiş ve neredeyse harabe eski bir orman evinde unutmuştum, nasıl sevileceğini.. Ve gide gele sadece kendimi sevmeye alışmıştım..Öylesine..
Sonu gelmiş şarabı dikledim ve yeniden doldurdum bardağı.. Ağzına kadar. Durup dururken yan masadan bir kaç parça peynir aşırdım ve bacaklarıma dolanan tüy yumağına yaşlı Sergio'ya uzattım. Sergio sanırım benden bile yaşlı bir kediydi ve muhtemelen mezarıma kaka yapacak kadar yaşayacaktı. Ve bu yüzden ben onu çok seviyordum. Sayesinde ölü, çürümüş ve kokmuş bedenim, belki zamansız filizlenecek bir bitkiye el ayak olacaktı. Ve aslında ben yeniden can bulacaktım, her zamanki gibi.. Her neyse, şarabı açmak epeyce zor olmuştu ve tirbuşon elimi kanatmıştı..21 Ocak 2016 Perşembe
Karanlık Yalnızlığımız
Kaybeden anlar kaybedenin halinden ve yine kay
beden olur kayıp eden bedene kaybolmamış bir umut. Çünkü en iyi kaybeden bilir hayatın kayıp kayganlığını ve en iyi umudu yine kayıp bir bedende bulur kaybeden. Kayıp bir yazgının kayıp bir umudu olası tutar bazen insanın. Karşı gelemez buna, kayıptır kendiside ve iyi bilir, kayıp bir ruhun reçetesini.
Ruhun bedenden ayrılmamakta ısrar ettiği bir geceydi aslında. Ölmek lazım geliyordu fakat ölünemiyordu bir sebepten dolayı. Çünkü zordur bir ruhu öyle düpedüz çekmek bir bedenden. Esasen ısrarcıdır ve acıya alışıktır bir çok beden. Kolay kolay pes etmez öyle kolayca söküp alamazsın umuda yeşermiş bir ruhu. Önce kandırman gerekir sonra yavaş yavaş deriyi yüzer gibi ayırman gerekir bedenden. Hem çok acıtırcasına hem de hiç bir şey yokmuşçasına. Aslına bakarsan olay bedeni kandırmaktan geçiyor. Beden yalnız olmadığına inanırsa herşeyini verebilir..ruh dahil.
Ömrüm.. dediğin, yalan mı gerçek mi sorgulaması içinde harcanmış bir kısa vakit. Göz açarsın fakat kapatamadan biter hayat döngüsü. Yaşamak ruhun bedene sahip olması mı yoksa bedende hapsedilmiş bir ruh mu? Sorguladıkça çıkılmaz bir saklambaç sanki. Saçma bir tiyatro yarıda kesilse çok mu büyük bir kayıp Doğmak yeterince muhteşem iken.
Nihayet anlıyoruz birbirimizi ufak ufak sarılırken soğuk bir kış masasında. Sarhoşlar sokak tarafında otururken umutsuzlar kalmış arka karanlık sıralarda. Soğukta kimsesizler varken sıcak karanlıklarda kalmış umutsuz umutlar. Umutların kandırıldığı zamanlarda, ertelenmiş hayallerin ıslağında uyandığımız sabahlara merhaba. Yine vermedik ruhu saplandık sahiplendik çok gerekliymiş gibi, sanki gerçekmiş gibi. Hayal ürünü bir gerçekliği yaşamak için sürdürdüğümüz inat... Dumanında yalnızlığın azalmaktaydı sanki.. Bir şişe, bir kapak sonra.. eninde sonunda yalnızlık..
Yalnızlık esasen kazanılmış bir özgürlük lakin kaybedilmiş bir savaş sanki. Kaybettiğin bir hayat varken kazandığın bir ruha sahip olmak gibidir yalızlık. Yalnızlık, buza kesmiş bir gecenin ayazında kar yağışından keyif almak gibidir. İliklerine kadar donarsın fakat suratında anlamsız bir sırıtış olur... Yalnızlığını sever insan zamanla ister istemez. Yarım kalmış bir solo gibidir bitsin istersin eksik kalır, tamamlarsın soluk.. Ne olduğuna varabilir ne de olmak istediğini anlatabilir. Kendi kalıbına uymayan bir rock yıldızıdır yalnızlık. Bazen fazla gösterişli, bazen yalnız bir adamdır sahnede siyahlığın arasında kaybolmuş, sessiz bir ayyaş..
Bazen saturnus olur herşey ve çok sıkılırsın şarkılardan. Ama bazen cidden herşey saturnus olur ve sıkılsan dahi dinlersin. Çünkü jupiter ve saturnus iyidir hem dinlenir hem izlenir zaman zaman. Bazen şarkı olur insan bazen öylece tekrarlanan bir nakarat.
Bir sigara dumanının yalnızlığında terketti bizi soluk beyaz kar taneleri ve bu sessiz yaprak dökümünde buluşturabildik solmaya yüz tutmuş benliğimizi. Benliğimiz -ki kalmışsa eğer bunca yıpranmaya rağmen çok değerli olmalıydı- sessizce terketmeye hazırlanıyordu sanki bedeni. Benlik ruha aşıktır ama bedene bağlıdır esasen(bana öyle geliyor) fakat tek ölümcül yarası umutsuzluktur sanki. Çünkü umutsuzluk alır götürür benliğin varoluşsal katmanlarını teker teker yer, bitirir.
Bu yüzdendir ki umut eder insan herşeye rağmen ve bazen yanlış insana rağmen umut eder insan.. Sonsuz bataklığında kaybolur ağır bir kara deliğin(ki kendisinin varlığı yokluğu temsil eder kimi zaman), ışıksız bir sabaha merhaba demek kadar zorken yeniden yaşamak.
Kimisi yaşar mantık uğruna nitekim sana da selam olsun ey düzen insanı.. Fakat bizim amacımız mantığına sığdıramadığı kalplere sahip olanlarla bir olmaktır esasen. Yanlış yerde yanlış zamanlarda olan insanla hiç olmayan bir olur mu ey azizim? Aziz misin la sen? Siktir et..
Sonu olmayan hikayelere hayatlarını adayan ve sonsuz boşlukta kaybolan intaçı bünyelere selam olsun.
26 Aralık 2015 Cumartesi
Bazen Olamazken Çocuklar Yaşam
Çocukların mutlu olmadığı bir dünyada yaşıyoruz farkında mısın?
Ve aslında insan ölünce herşey geçiyor.. Nefes almaktan gayrı senin gibi amaçsız bir insandan ölümün alacağı hiç bir şey yoktur, hissetmezsin bile..
Henüz hayalleri olmayan çocuklar, elinden alınan dünyanın farkında dahi değilken belki bizden daha mutlulardır eğer ki acısızsa..
Hayatları çalınan çocukların hesabını kimse veremez, verememeli.. Ki dünyamız çok sever çocukları almayı, satmayı, vurmayı ve soymayı..
Madem ki bizler hayatlarımızı yok etmek için seçmişiz yaşamayı..
Koyulmayan kadehlerin, yaşanmayan hayatların şerefine olsun bu gecede ..
Ve aslında insan ölünce herşey geçiyor.. Nefes almaktan gayrı senin gibi amaçsız bir insandan ölümün alacağı hiç bir şey yoktur, hissetmezsin bile..
Henüz hayalleri olmayan çocuklar, elinden alınan dünyanın farkında dahi değilken belki bizden daha mutlulardır eğer ki acısızsa..
Hayatları çalınan çocukların hesabını kimse veremez, verememeli.. Ki dünyamız çok sever çocukları almayı, satmayı, vurmayı ve soymayı..
Madem ki bizler hayatlarımızı yok etmek için seçmişiz yaşamayı..
Koyulmayan kadehlerin, yaşanmayan hayatların şerefine olsun bu gecede ..
7 Haziran 2015 Pazar
Deliler Koğuşu - I
Soğuk bir sonbahar güneşinde hafifçe sallandığımızı ve uyukladığımızı hatırlıyorum, son yağmurlar da yağmak üzereydi aslında. Sırf buza ve ayaza kesmiş bir kışa girmeden önce son bahar yağmurları yavaş yavaş terk etmekteydi çorak ve sessiz dünyamızı. Sessiz dünyamıza özenip biz daha da sessizleşmiştik sanki. Bulutlar daha bir karanlık sokaklar daha bir ıssız olmuştu bu günlerde. Biz de zamanla biraz daha gömülmüştü kendi içsel ve aylak dünyamıza.Günlerimizi neredeyse hiç bir şey yapmadan geçiriyorduk. Ben gündüzleri puro içiyor akşamları ise babamdan yadigar porto şarapları eşliğinde kitaplarıma gömülüyordum. Hiç bilmediğim ve öğrenmek için çaba göstermediğim İspanyolca kitaplara vermiştim kendimi. Hiç bir şey anlamadan okumak ve sadece seslerin dizilişini takip etmek, böylesi daha mutluydu benim için. Okuduğunu anlamdan geçirilen bir akşam, düşüncelere boğulup bayılana kadar sarhoş olmaktan daha yararlı bir eylem olarak hayatımda yer bulmaya başlamıştı. Aslında bakarsan diğerlerine göre daha iyi gidiyordum. Üç bilinmeyenli denklemleri çözmek için aklının bir kısmından vazgeçmiş, sıfır ile bir arasındaki sonsuz boşlukta hayatını kaybetmiş Lucia vardı bir de. Kendisi zamanında Viyana Üniversitesinde matematik öğrencisiymiş. Fakat zamanla yaşamaya mı küsmüş, matematiğe mi soğumuş bilmem kendini usulca koyvermiş biraz biraz.. Elinde boş bir votka şişesiyle gelmişti buraya ve o zamanlar üzerinde çalıştığım bir hayattan ötekine atlama teorimde ki hataları bir bir çözüvermişti. O zamandan beri benimde sayılarla olan yakınlığım azalmıştı. Son zamanlarda bana zamanda yolculuk yaptıran sularla kafayı bozmuştum. Düşünerek baktığın zaman hayatını kitleyen fakat zamanı uzatan su birikintilerinden bahsediyorum. Bir çok su birikintisinde kaybettiğim hayatlarla boğuşmaya başlamıştım. Sonuncusunda yakılan bedeninden geriye sadece külleri kalan eski bir kuklanın hayaletiyle boğuşmak zorunda kalmıştım. Ruhu, caddenin ortasında biriken su kütlesinde bir anda belirmiş ve son nefesime kadar ondan kaçmama sebep olmuştu. Neden kaçtığımı nereye kaçtığımı ve niçin kaçtığımı bilmiyordum. Tek hatırladığım güzel bir kızın kenarda bana bakıp gülmekten kıçını yırttığı. Neden bunu yapıyordu bilmiyorum, o esnada tek düşündüğüm durup dururken canlanan bir su birikintisinden kaçmaktı ve bunu yaparken genç ve güzel bir kızın sizi izlemesi bazen gururunuzu zedeleyebilir.
Ne olmuş yani biz deliysek, deliysek biz n'olmuş yani? Hem ben deli değildim ki zaten, en başlarda bana bipolar bozukluk tanısı koymuşlardı, su birikintisinden kaçtığım günleri takiben şizofreni daha uygun buldular diye hatırlıyorum. Hem ne olmuş yani su birikintilerinden kaçıyorsam, dünyada binlerce insan korktukları için yaşıyorken ben korktuğum için bu boktan yere tıkılıyorum sebebi ise korkularımın diğerlerine göre daha değersiz olması. Sizin korkularınızla ben dalga geçiyor muyum ? Soruyor muyum size neden hiç sevmediğiniz bir işte 20 yıldır çalışmaktan bıkmadığınızı ayrılmaktan neden bu kadar korktuğunuzu? Size soruyor muyum çocuklarınızın geleceği konusunda neden bu kadar endişeli olduğunuzu? Hiç sordun mu size neden yaşayamadığınızı? Yaşamaktan neden bu kadar korktuğunuzu siz hiç kendinize sordunuz mu? Bir günlüğüne bile olsa neden mutsuz olduğunuzu sordunuz mu hiç kendi kendinize ? Ve bunu değiştirmek için bir şeyler yaptınız mı? Ben sizi tıkadım mı hiç saçma sapan bir dört duvarın arasına? Hayır !!! Öyleyse ben neden buradayım, su birikintilerinde yaşayan bir hayalet görmek beni sizden daha aptal bir insan mı yapar? Sayıların arasında kendine yer bulamayan Lucia biraz da sarhoş olmaya karar verdiyse onu yargılayacak olan beyin siz misiniz? Ne var beyninizde ? Dogmatik bir tanrının sonsuz evreninde ona taptığınız için götünüzde boncukla yıllarca keyif yapacağınıza mı inanıyorsunuz? Sizi siz yapan boktan beyninizi bir gün bile kullanmazken bir yerlerde ödül sahibi olmayı mı bekliyorsunuz?
Neyse, dediğim gibi sonbaharın son günleri de akıp gidiyordu. Yan tarafta biraz ötede üstünde çatıdan bozma ufak bit tentesi olan şirin bir okul vardı. Aslında tam olarak okul denemez, ufak ve hareketli çocukların kendilerinden vazgeçirilmeye zorlandığı bir işkence kurumu desem daha doğru bir açıklama olur. Genelde burada başarısız olan çocukları da bizim aramıza gönderirlerdi. Size esas bahsetmek istediğim çocuk James bu okuldan bizim tarafa aktarılanlardan. Kendisi 5 yıl o küçük ve şirin tenteli okuldan başarısız olunca bizim tarafa geçmeye hak kazanmış.
Kafasında küçüklüğünden kalma bir yanık izi ve gökyüzünü kıskandıracak mavilikte gözleriyle kendine has bir görünüşü olan James'le bizim tarafa ayak bastığı ilk günden itibaren sıkı bir dostluk kurmuştuk. Ben ona su birikintilerinden türeyen çılgınlıkları anlatırdım o da bana gelmiş geçmiş en büyük ruh hastalarına(!) taş çıkartacak ailesinden bahsederdi.
22 Mayıs 2015 Cuma
Hiç kimse
Şimdi sana bunları Norveç'te balıkçıların evine döndüğü bir sahilden yazıyorum çocuk. Beraber uzun zaman geçirdik, nelerden vazgeçtik neleri hak ettik, kimi sevdik kimi kaybettik sen hepsini biliyorsun çocuk. Giderken mutlu olanlar vardır çocuk, geri dönmek uğruna hayatlarını sererler çamurlu yollara. Fakat ne geri dönebilirler nede ileri gidebilirler. Hiçbir sikim de yapamazlar yani anlayacağın.Burada içebilirsin çocuk istemediğin kadar çok içebilirsin. Yıldızlar sonsuz boşlukta parıldayan bir çakmak alevi gibi gözlerini alır ve vücudunu yırtarcasına bir ayaz alıverir benliğini. Sonsuz bir oyunun ortasında çıkmayı bekler gibi hissedersin bazen. Fakat sonunu getiremediğin oyunları hatırla çocuk. Bu oyunun sonu yoktur aslında. Yalnız yenilmeyi beklersin, kimse gelip öldürmez de seni. Unuttuklarını hatırlarsın, karanlıkta bıraktığın beyaz bir el hatırlarsın, midende alev alan yarısı içilmiş çamurla bezenmiş ufak bir votka şişesini hatırlarsın sonra. Sonsuz bir karamsarlık sarmış senin içini çocuk. Ben değilim bu karanlıkta boğulan, emsalsiz ıstıraplara kendi elleriyle ulaşmış adam ben değilim. Hiç bir zaman da olmadım çocuk. Sensiz kendi umarsızlığından verilmiş kararların sorumlusu. Ben yaşamak isterken kendini zehirle dolduran, kaderini asılsız yargılara hapseden, ay ışığında köpürmüş denizin dalgasında kaybettiklerini hatırlayan sensin. Ben değilim çocuk, değilim!
Loş bir odada karanlıkta dans eden bir masa hatırlıyorum. Henüz sadece okumayı sevdiğin yazarların kitaplarını kurcalarken buluyorum seni. Neden buradasın, kimi bekliyorsun, sönük bir gece yarısı telaşı içerisindesin sanki. Olmak istediğin insana yaklaşırken kendine uzaklaşan bir maymun gibi dolanıyorsun etrafta, ipinden tutan birileri olmaksızın koşuşturmaktasın. Benliğin sana uzaklaşırken yalnızlığın yaklaşmakta ve geri dönmenin ilerlemekten daha zor olduğunu asla tahmin edemeyeceğin bir yolun başlangıcında öylece oturmaktasın çocuk. Geri dön çocuk, lütfen..
Dönemezsin bilirim, ne sevenin kaldı ne gidecek bir yerin. Neden bu kadar çok içiyorsun diyordu çok uzaklardan bir hatıra.Karanlık sokakta bir torbacının hatırası canlanıyor beynimde, sanki ben değilde o uyuşuyormuş gibi çocuk. Sanki durup dururken bir anda beyinlerimiz yer değiştirmiş gibi.. Sanrım gerçekliği çoktan kaybettim ben. Hayalimde ki ben acaba aslında gerçek ben olabilir miydi? Sanki gerçek ve hayal bir olmuş, durmaksızın beynime tecavüz ediyor. Hayaller gerçeklerden daha çok acı verebilir miydi çocuk? Hani acı olan gerçekti.. Ha siktirin oradan. Esas acı verici olan kendi ellerimizle kaybettiklerimizdir. Bir insana kendinden daha fazla kim acı çektirebilir, söyle bana? Kim seni kendinden daha çok tutsak edebilir, kim zihnine ve düşüncelerine senden daha çok gem vurabilir? Ve kim seni hayat denen bilinmezin içinde bu denli yalnızlığa mahkum edebilir? Kendinden başka..kim?
O değil de, çok uykum geldi çocuk saat kaç? Sanki aylardır güneş görmemiş gibiyim, sanki aylardır akşamdan kalmayım da güneş doğsa uyusam rahatlayacağım. Acaba herkes gibi Güneş'te bizden bıkmış olabilir mi? Zaten yine sırf tohum vermiş, meret patır patır patlıyor ağzımızda yüzümüzde.. Bir daha görürsem kendi torbasında boğacağım o iti.. Neyse dolapta birer bira daha kalmış olmalı. Onunda beraber içeriz diye ayırmıştım çocuk anlarsın ya..Anlaşıldı bu saatten gayri kimse gelmeyecek. Sonuncuları gerçek olan hayallerimiz yerine hayallerimizde kaybolan gerçekliğimize içelim, gelmişine geçmişine de bir güzel sövelim. Yıldızların bu denli telaşsız oluşlarına bakacak olursak, sabahın olmasını biz daha çok bekleriz. Bütün unuttuklarımızı tek tek hatırlamaya başlarsak bizi kim hatırlayacak? Terk edenler de terk edilenler kadar hatırlanmayı hak etmiyor mu çocuk? İşte hep bu tohumlar, hep bunlar öttürüyor beni yuvasından düşmüş bir kuş gibi.
Ömrümüz sona yaklaşırken anlıyorum ki aslında bütün acılar daha yeni başlıyormuş. Esas acı veren ise anılarında bile yalnız olmakmış. Her gün soruyorum kendime neden bu ızdırabı artık bitirmiyorsun diye.. Bıkmadın mı kendine ve tanıdığın herkese yalan söylemekten, bıkmadın mı her gün yalandan hayatını yalan hayallerle süslemekten. Çek tetiği bitsin gitsin ne var ne yoksa diye kaç kere gaza getirdim kendimi. Kaç kere votka şişesinde kendimi boğmak istedim, ama hiç bir şey o kadar kolay ve acısız bitmiyor çocuk. Herkesin kendi payına düşeni yaşadığı bu düzen de, biz yabancı olduğumuz bir gerçeklikte tanıdık çaresizliklere hapsolmuşuz. Yaşayamıyorken, ölüme yasaklanmışız.. Gözlerimde 25 yaşım ve onun upuzun siyah saçları dans ederken bir bir buz dağı büyük bir gürültüyle batıyor.. Küresel ısınma diye geçiriyorum içimden..
26 Nisan 2015 Pazar
Kısa Kısa
Okuyacaksın ve geçeceksin esasen böyle şeyleri fazla uzatmaya gerek yok. Mantık mi istiyorsun al; içiyoruz hemde bolca, sonra yazıyoruz sonra tekrar içiyoruz, içtikçe yazıyor yazdıkça içiyoruz. Bir nevi Bukowski sendromu bizimkisi. Yazarken dikkat ettiğim tek şey capslock tuşu. O da el alışkanlığı. Yoksa senin okuyupta ne anladığın zerre umurumda değil. Bunu bil ona göre okuyacaksan oku, rencide olduysan dakikasında siktir git. Ha bir de gün gelir fonda Deep Purple çalar gün gelir Müzeyyen, pek ortası olmaz anlayacağın. Ortası olan insanlara anlatamam hikayelerimi anlatsam da tuhaf gelir muhtemelen, şu yan yatmış dünyanın dahi ortası kalmadı, benim neden olsun ki?
Sallanan bir tekneden kayıp düşen bir balıkçı gibi düşmek istiyorum hayatının içine ve vurmak istiyorum alnının ortasına. Uyan artık ölmek için uyuduğun uykundan iki dakika hayatını korkmadan yaşa diye. Ey eksik daşşak, ey eğri burun.. Sınırları kendine sen koyuyorsun esasen ama farkında değilsin. Ne parası ne zamanı engel değil şu hayatı gerçekten yaşamana, hissetmek bir kuşun kanat çırpışını sana uzak değil, aç gözlerini koca bir siktir çek ve yaşa. Çünkü buna bir çözümün yok, öyle de yaşayacaksın böyle de yaşayacaksın kimse sıkıldı diye ölmüyor bu siktiğimin dünyasında. Sike sike yaşıyor. Madem yaşıyorsun hakkını ver, mesela yaşama hakkı elinden alınmış çocuklar için yaşa, vurulup düşmüş, ekmek çaldığı için hapse atılmış, tecavüze uğramış, hayatı gasp edilmiş tüm çocuklar için yaşa! Yaşa ve öl. Zombi gibi yarım bir hayatı yaşayıp, ruhu olmayan bir bedeni çürütmektense hayalleri uğruna çürüyen bir bedene adım at.
Sev bazen, hemde çok sev. Bazen nefret et ve hiç yeri değilken bas kahkahayı. Hisset yaşamın özgür nefesini önce bedeninde sonra özünde. Sen bunun için varsın ve her ne kadar kendini bilmediğin varlıkların solumadığın havaların tesiri altında gibi düşünsende, kaderini kontrol eden yine sensin. Eğer birilerine söveceksen önce kendine söveceksin. Nefes alıp verdikçe yaklaştığın ölüme aslında doğumdan itibaren kardeşsin.Ölümle arandaki tek engel hayat ve bu hayatta er yada geç birini seveceksin. 'Hangimiz Sevmedik' ki..? Çok sevmeyeceksen hiç sevmeyeceksin esasen, eğer seviyorsan etrafındaki herşey ve herkes buna değer olmalı. Beraber geçirdiğin her an pırlanta kadar değerli olmalı. Olmalı ki gün gelir de kaybedersen o çok sevdiğin insanı üzüldüğüne değsin..Ölüm yada ayrılık vuku bulduğunda gözyaşların pınar olsun utandırsın seni ve hayattan soğutsun. O kadar çok sev ki onsuz hayat seni kollarında boğsun... Bu sevgi senin şu eşşek ziki karakterine bir anlam bulsun.
Sonsuz insanın yaşadığı şu dünyada sonsuz aşklar, sonsuz kaybedişler ve sonsuz acılar yaşanmıştır. Bir kaç yüzyıl daha yaşanacak gibi duruyor. Yani bunun bir sonu olmayacak. Votka her zaman eksik kalacak, gülümsemeler er geç bir gün solacak, hayaller başka baharlara kalacak, gazetelerde okunan başarı öykülerinin arasında senin dillere destan başarısızlık öykün yer almayacak.
Bunu bile bile, göz göre göre yaşayacaksın ki adaletini sevdiğimin dünyasında gülüşümüz sonsuza kadar çınlasın, çınlasın ki her gülüş, yaşamasını bilmeyenlere arsız bir rehber olsun.
4 Nisan 2015 Cumartesi
Bir Melek Uyurken
Neden çocuk neden olamadık biz gibi, birlikteliğin teni gibi tende duran bir ter tanesi, damarda sızlayan bir yara gibi, neden birleşemedik kabuk tutrar gibi. Sevmek dersen hayatımın sonuna kadar uğruna ölürüm çocuk. Sanır mısın ki bu başka bir amaçsız bedenin sıcaklığında kaybolacak bir yangındır. 5 bin dereceyim, kalbim kaynıyor beynim patlıyor çocuk. Olmasını istedim olmasını istiyorum ve yıllar geçtikten sonra dahi olmasını isteyeceğim.
Kirpiklerinden süzülen damlalar öksüz bir çocuk gibi vururken toprağa, paramparça olan her damla için bir kez daha asmak istedim kendimi onun o beyaz boynuna. Her asmak isteyişimde de daha çok sevdim her sevdiğimde daha çok incittim çocuk!!!
Var mdıır bu hastalığın bir kurtuluşu? Hayata suç atmak çok kolay çocuk, sevdiğin insanı incityorsan önce kendinden iğreneceksin. Ellerimizle boğmuyor muyuz aslında hayallerimizdeki deniz kızını? Deniz kızından da dem vurduk ya çocuk, napacağız biz böyle bilmiyorum. Acaba yavaş yavaş kaybolsak unutturur muyuz çektirdiğimiz acıları? Yavaş yavaş silinsek karanlığın çehresinde, bizi affeder misin yine bir kadeh şarapla, ellerimizi tutar mısın? Yalnız sen kalsan bu sessiz çığlığımda, inanır mısın seni gerçekten sevdiğime, inanır mısın?
Biz bir kaç karakter bir arada aynı vücutta tek bir ruhla sevdik seni.Hepimiz çok sevdik. Aramızda kalsın ama en çokta ben sevdim seni. Parıldayan bir elmasın o en nadide ışımalarında çok ufak ama eşsiz bir parlaklıkta yakaladım seni ve önce ışığım oldun yol gösterdin, sonra pahabiçilmezim oldun, seni astım boynuma, uyuttum.
Sen uyurken izledim seni en çokta uyurken izledim zaten ve izlerken uyudum ki, uyandığımda da izledim. İzlerken aşık oldum gözlerinin kapalı güzelliğine, her açıldığında beni benden alışına hayret ettim. Var mıydı böyle bir güzellik dünya üzerinde umarsızca merak ettim. O anda fark ettim , gözlerinde kaybolan gecenin benim için koca bir hayat olduğunu.
22 Mart 2015 Pazar
Şimdi Seninle
Sana olan aşkım
ömrümü aşmışken
hayatı seninle paylaşmayı istmek
çok mu uzak
seninle ölmeyi arzulamak yaşadığım nefeslerde
yasaklarda ve sevişmelerde bulmak seni
hayatın yasaklarında aşkına kavuşmak
Ve sessiz dünyada aşkınla kocamak
Aşkınla vurulmak ve benliğinde yaşamak
bağışlanmak gözlerinde
sessiz gecenin karanlığında
Sana tapıyorum kadın bırakmsan beni
tamamlasan şiirirmi
yarım mı kalırsın?
ömrümü aşmışken
hayatı seninle paylaşmayı istmek
çok mu uzak
seninle ölmeyi arzulamak yaşadığım nefeslerde
yasaklarda ve sevişmelerde bulmak seni
hayatın yasaklarında aşkına kavuşmak
Ve sessiz dünyada aşkınla kocamak
Aşkınla vurulmak ve benliğinde yaşamak
bağışlanmak gözlerinde
sessiz gecenin karanlığında
Sana tapıyorum kadın bırakmsan beni
tamamlasan şiirirmi
yarım mı kalırsın?
Ve bir kadın sevilmeyi bekler gecenin en ince yerinde
-franz kafka-
-franz kafka-
20 Temmuz 2014 Pazar
Milena'ya Mektuplar -1
"Yorgunum, hiçbir şey bilmiyorum. Tek istediğim, yüzümü kucağına koymak, başımın üzerinde dolaşan elini hissetmek ve sonsuza dek öyle kalmak."
-Franz Kafka / Milena'ya Mektuplar
-Franz Kafka / Milena'ya Mektuplar
4 Mayıs 2014 Pazar
Bir Aşık Bazen
Böyle bazen dünyanın en güzel kişisine aşık oluyor insan, varlığına taparak kayboluyor, sonsuz bir sessizliğin eşiğinde. Al beni, bu ben seni çok seviyor sevgilim. Her türlü yalnızlığa katlanıyor benliğim de sensiz yanıyor kayboluyor varlık ile yokluk arasında. Aslında sana sahip olmak diyorum bazen ne büyük varoluş, ki onca hezimete rağmen seninle var oluş.. Sevgilim ben ağlayamam esasen ama seninle ağlamak diyorum bazen ne güzel bir haykırış hayata tutunuş ve birlikte nefes almak sevgilim belki de yaşamanın en güzel tarifi. Sen çek içine dünyanın gizemini ben vereyim senin yerine nefesi istersen.
Ne olur sev beni sevgilim,
Sensiz var oluşta kayboluyor benliğim,
Her gece kaybolduğu dikenlere sarılırken.
Bir aşık susuyor yalnızlığa
Ne olur sev beni sevgilim,
Sensiz var oluşta kayboluyor benliğim,
Her gece kaybolduğu dikenlere sarılırken.
Bir aşık susuyor yalnızlığa
12 Nisan 2014 Cumartesi
Bir Kalp Doğarken
Sen buna saçmalamak
mı diyorsun?
Ben senin için öyle
bir saçmalarım ki
Kendimi unuturum
Nasıl öldüğümü ve
nasıl korktuğumu unuturum
Her gece ismini
Hecelediğimi
unuturum
Affet, bazen ileri,
geri zıplar
Sensiz yaşamadığımı
unuturum.
Kalbimse,
Bırakamaz seni,
nefes alamaz,
Sensiz geçen saniye
de
Buz tutar
Tutar da bunu bazen,
Bana bile söylemez.
O da ister ki
Yaşayacaksa seninle
Yaşayacak.
Sükutundan taşlar
çatlar
Yine de,
İster ki önce ben
öleyim
İşkenceden, azaptan.
Öylece izler kendi
kendime kül olmamı
Ve sana yalvarmamı
ister.
Dönmeni bekler,
Dört gözle.
Gözümden bir damla
yaş akar
Senin seline karışır
da,
Tenine karışamadan
Düşer elime usulca.
Kalbim affet suçlusu
benim affet.
Sevgilim affet,
Şayet bir anlığına
Bırakırsam pamuk
ellerini
Kurusun gözlerim
sonsuza dek,
Kendi çukurunda
kurusun yok olsun
Boğulsun, sessiz ve
tesirsiz.
Seni bir kere daha
öpemezsem
Dudaklarım terk
etsin bedenimi
Kollarım yıldızlara
ödesin borcumu
Yok olayım yavaş
yavaş
Parçalansın ruhsuz
bedenim
Ellerimi martılar
yesin mesela.
Ta ki sadece kalbim
kalana dek
Sürsün bu haykırış.
Son çığlık senin
adın olsun
Ve seni ne kadar çok
sevdiğimi anlatan
Tek bir göz yaşı
kalsın
Kalbimde sol tarafa
yakın bir yerde
Çünkü adını
kazımışım senin
En derin yerime.
Nefes alırsam sensiz
Buz tutsun bedenim
Sen gelip çözene
dek.
Gel sevgilim
Sev, kaldığım yerden
Beyaz bulutlarda
kaybettim nefretimi
Yalnızca sen kaldın
Kopuk bedenimin bana
ait olan
Son parçası, sen.
Sen,
Yeniden hayat veren
Tanrıya şirk koşan
Ölüyü dirilten, sen.
Gücensin bilinen ve
bilinmeyen,
Bütün tanrılar.
Bir de ben var
burada,
Sana tapan.
12 Şubat 2014 Çarşamba
Yansımasında Kaybolurmuş Sal
-Çocuktuk, koştururduk sokakların boş kaldırımlarında. O kadar temiz yüreğimiz vardı ki bizim o her tarafı lağım çukuru dolu rezalet bok sokaklarda bile kirlenmez idik. Eve geldiğimizde annemiz çok kızardı ama o da bilirdi bu pisliğin zararsız olduğunu. Sevebiliyorsan hala mesela, çok uzaklarda gülen bir çocuk seni koparabiliyorsa olağan olandan, pis olabilir mi bir insan?
-Hiç korktun mu ya vicdanım beni terk eder diye? Ya bir serçeyi üzersem ya da bir çiçeği soldurursam da bu yanıma kalırsa diye? Hayatın acımasız yüzünü taşıdığını düşündüğün oldu mu?
-Dokunduğundan kaçtığını, sardığını yaktığını fark ettin mi? Ya çok severken öldürdün mü hiç bir kalbi, sıkarak? Sevdiğin kalbi öldürebilir misin?
-Öldürmek için sevebilir mi bir insan? Belki de sevilmeyi mi kaldıramıyorsun sevmeyi mi anlamıyorsun napıyorsun sen? Anlat bazen, dök içini. İnsanları severken kaybetmeyi göze almaktansa kazanmayı düşünsen yararı olur mu dersin?
-Çocukluğumuzu hatırlar mısın? Geceleri tek korkumuz biraz karanlık biraz gök gürültüsüydü,
belki de?
-Çocukken de birilerini severdik ama korkmazdık hiç.. Çocukluğumuzun aşkları mı temizdi çokluğumuz mu temizdi? Kirlenirken mi büyür, insan büyürken mi kirlenir?
-Hangi çelişkiyi açıkladın ki bugüne kadar, ne işe yararsın sen soru sormaktan başka ? Cevap ver bana nedir bu korku içinde hapsolan? Sürekli soru sorarak yaşayabilir mi bir insan?
-Cevaplardan korkuyordur belki de kim bilebilir ki.. Soru işaretlerinden kurtulmanın yolunu bulan olmuş mu bu güne kadar?
-Belki de bencilsindir sadece, hayatta tek düşündüğü kendisi olan bir piç olabilme ihtimalini düşündün mü? Severken bile o kadar bencilsin ki üzülenin bir tek sen olduğunu sanacak kadar aptallaşabiliyorsun.
-Güzel açılmaya başladın sonunda biraz cesaret seziyorum sanki, soracak misin bu gece her şeyi?
-Her şeyi değil belki ama sözcüklerin ne kadar yetenekli olduğunu zamanla göreceğiz. Zaman demişken hayatımız ne kadar eski farkında mısın?
-Evet ne kadar pislik olduğunu gayet iyi hatırlıyorum.
-Hayır bak, gerçekten yaşlanıyoruz farkında değil misin? Sen bile aynı kişi değilsin, kaç zamandır birlikteyiz biz.
-Şu aralar 10 yıl oldu.
-Tanıdığım andan beri bencil bir piçsin sen..
-Ben böyle olsun istemedim, zorladılar.. Bencil olmasaydım arkadaşlarımı bırakamazdım, arkadaş olmayı ben seçmedim evet ama ayrılmayı da ben seçmemiştim. Etrafındaki insanlar değiştikçe insan sadece kendini kalıcı zannetmeye başlıyor.
-İçince böyle saçmalıyorsun işte.. Söylediklerin ne kadar zavallıca farkında mısın?
-Bazen kendi varlığımdan rahatsız oluyorum, hayır intihar isteği değil bu direk kendimi yadırgıyorum, küçükken olmak istediğim mesleği seçemediğim gibi olmak istediğim insanı da kaybettim.. Hem sahi kimdik neydik nerede kaybolmuştuk biz? Hangi kitaptan sonra devrim yapmaya karar verdik, hangi şiirde sevmeyi öğrendik biz?
-İnsan ancak yalnızken öğrenebilir bunları, kaybolduğumuz da sadece okurduk eskiden,
hatırlamıyor musun?
-Yine boşluktan mı bahsedeceksin bana?
-İnsan ne kadar düşerse o kadar öğrenir, kabul et bunu artık.. Öğrenmek için düşmek lazım. Düştüğün kadar yükselirsin bunu biliyorsun..
-Merak etme bunu bilecek kadar yaşadım.
-Ne kadar yaşadın mesela? Bir çiçeği sularken güneşini kapatmamayı öğrenebildin mi? Dans ederken sessizce meydan okuyabildin mi hayata? Nerede kaybolduğunu anlat..
-Hatırlamıyorum ama kesin soğuk bir akşamdır. Ayazın kulak ısırdığı dağların sis kustuğu bir geceydi..
-İyi geceler la fontaine, hayatın saçmalamak üzerine
-Dur dinlemeye devam et. Hani ilk defa İstanbul'da sarhoş olduğumuz geceyi hatırlıyor musun?
-Evet o zamanlar Sezen çalardı meyhanelede.. Gecenin sonunda aya bakıp kalem bira içerdik köşede ki mideyeci de.
-İlk defa orada kaybolmuşuzdur belki de.
-Gecenin sonunda yan masadaki kıza aşık olup sonraki gün hatırlamadığın için mi böyle düşünüyorsun acaba ?
-Hayır, öyle bir şey mi var hatırlamıyorum bile..Neyse
-E ben de onu diyorum
-Neyse dedim! Sus biraz dinle beni, hem ne zamandır beni yargılar oldun sen? Hayata baktığın mı vardı sanki senin tek bildiğin içmek..
-Ama sakindim o zamanlar
-Bok, sadece kafan güzeldi, dans etmek için yaptığımız yolculuğun sonunda bile sarhoş olmuştun.
-Evet ama yine de çok güzel dans ediyordum..
-O zamanlar olsa yine sinirlenir miydin bugün? Kırar mıydın sevdiğimiz insanı? Saldırır mıydın zincirinden boşalmış azgın bir köpek gibi.
-O zamanlar düşünmezdim ki pek. Düşünürken yaşayamazdım, sanki ikisi birbirini daraltan bir boğaz gibi.
-Sana sadece siktir git diyorum çünkü iyice saçmalamaya başladın yine, ne içtin sen? Bir dakika ağlıyor musun?
-Duramadım
-Siktir git, ağlamayı senin kadar hak eden birini daha görmemiştim. O kıza neler yaptığını gördüm, sen istedin bunun böyle olmasını
-Üzgünüm, gerçekten böyle olsun istemedim..
-Sen gamsız insanı bile mutsuz edersin, dokunduğun yeri kanatıyorsun ne pis bir ruhla yaratılmışsın beni ne ara kendine bağladın onu anlayamıyorum
-Anlamıyorsun, seviyorum diyorum! Dokunma bana diyorum, git başımdan.. Hayatımda sadece onu mutlu ettiğime inandım, bana bunları söyleme sana inanmak için yok bir sebebim, onu tek başına sevmek için böyle konuşuyorsun.
-Bırak artık, bırak! Benimle mutlu olacaksa vazgeç!!
-Ben olmazsam, sen olamazsın farkında değil misin bunun.
-Bunu da mı Ankara'nın ayazında uydurdun
-Hayır dikkatli bakmıyorsun, beraber olmasak gelemezdik bu günlere, geride bıraktığımız her saniye de payım var, ben olmasam AŞK bile olamazdın bok kafa!!
-Aşık demek istedin..galiba??
-Hayır, Naz'dan bahsediyorum..Sana aşk olma seçeneğini sunmadı mı? Hani bu gece parçaladığın..
-Sahilde bir geceye gülümseyen bir sonbahar yıldızı o. Belki de karanlık varlığımızın parlayan son damlası, parçaladık mı onu sahiden, gülmeyecek mi bir daha bize, bakmayacak mı yüzümüze parlayarak. Söndürdük mü onu?
-Cidden korkak mısın bu kadar? Karamsarlığa düşüp her şeyi uzaktan mı yargılayacaksın böyle melankolik içgüdülerine mi bırakacaksın hayatındaki en parlak geceyi?
-Asla, bırakmaktansa son damlaya kadar çarpışmayı yeğlerim, kalbimi göstersem affetmez mi beni teslim olmasam..Hem hangi şarkı da kaybolduk ki biz?
-Senin olmayan dikenleri ona saplamaktan vazgeç artık, bırak aşktan olsun ölümün..
-Hadi gel şiir yazalım bu gece Naz bebek uyusun, biz ona orman olup yanalım, aydınlatalım bu gece içimizdeki koskoca karanlığı..
Yazmak lazım gecenin bitmeyen karanlığına hükmeden sessizlikte boğulmaktansa, sabahın mavisi karşılıyorsa kaybolan maviliğini, yazmak lazım. Onu özlerken yoksa bir çare, anlam dahi bulamıyorsan hayatın sahipsizliğine, gökyüzünün aydınlanmamış sebepsiz sakinliğine doğru kadehini kaldırıp haykır artık. De ki korkmadan, seviyorum ulan! Korkum yok senin yazgından hayat.
Bir tek omuzuna baş koysam
Geçse zaman ben olsam kalsam.
Akşam olsa sahilde koklasam seni
Yalnız sen olsan
Martılar uçuşsa şafak vakti
Gözlerine uyansam ben
Hafif aydınlık
Beyaz dalgaların vazgeçmez inadında
Seni sevsem gözlerinden
-Hiç korktun mu ya vicdanım beni terk eder diye? Ya bir serçeyi üzersem ya da bir çiçeği soldurursam da bu yanıma kalırsa diye? Hayatın acımasız yüzünü taşıdığını düşündüğün oldu mu?
-Dokunduğundan kaçtığını, sardığını yaktığını fark ettin mi? Ya çok severken öldürdün mü hiç bir kalbi, sıkarak? Sevdiğin kalbi öldürebilir misin?
-Öldürmek için sevebilir mi bir insan? Belki de sevilmeyi mi kaldıramıyorsun sevmeyi mi anlamıyorsun napıyorsun sen? Anlat bazen, dök içini. İnsanları severken kaybetmeyi göze almaktansa kazanmayı düşünsen yararı olur mu dersin?
-Çocukluğumuzu hatırlar mısın? Geceleri tek korkumuz biraz karanlık biraz gök gürültüsüydü,
belki de?
-Çocukken de birilerini severdik ama korkmazdık hiç.. Çocukluğumuzun aşkları mı temizdi çokluğumuz mu temizdi? Kirlenirken mi büyür, insan büyürken mi kirlenir?
-Hangi çelişkiyi açıkladın ki bugüne kadar, ne işe yararsın sen soru sormaktan başka ? Cevap ver bana nedir bu korku içinde hapsolan? Sürekli soru sorarak yaşayabilir mi bir insan?
-Cevaplardan korkuyordur belki de kim bilebilir ki.. Soru işaretlerinden kurtulmanın yolunu bulan olmuş mu bu güne kadar?
-Belki de bencilsindir sadece, hayatta tek düşündüğü kendisi olan bir piç olabilme ihtimalini düşündün mü? Severken bile o kadar bencilsin ki üzülenin bir tek sen olduğunu sanacak kadar aptallaşabiliyorsun.
-Güzel açılmaya başladın sonunda biraz cesaret seziyorum sanki, soracak misin bu gece her şeyi?
-Her şeyi değil belki ama sözcüklerin ne kadar yetenekli olduğunu zamanla göreceğiz. Zaman demişken hayatımız ne kadar eski farkında mısın?
-Evet ne kadar pislik olduğunu gayet iyi hatırlıyorum.
-Hayır bak, gerçekten yaşlanıyoruz farkında değil misin? Sen bile aynı kişi değilsin, kaç zamandır birlikteyiz biz.
-Şu aralar 10 yıl oldu.
-Tanıdığım andan beri bencil bir piçsin sen..
-Ben böyle olsun istemedim, zorladılar.. Bencil olmasaydım arkadaşlarımı bırakamazdım, arkadaş olmayı ben seçmedim evet ama ayrılmayı da ben seçmemiştim. Etrafındaki insanlar değiştikçe insan sadece kendini kalıcı zannetmeye başlıyor.
-İçince böyle saçmalıyorsun işte.. Söylediklerin ne kadar zavallıca farkında mısın?
-Bazen kendi varlığımdan rahatsız oluyorum, hayır intihar isteği değil bu direk kendimi yadırgıyorum, küçükken olmak istediğim mesleği seçemediğim gibi olmak istediğim insanı da kaybettim.. Hem sahi kimdik neydik nerede kaybolmuştuk biz? Hangi kitaptan sonra devrim yapmaya karar verdik, hangi şiirde sevmeyi öğrendik biz?
-İnsan ancak yalnızken öğrenebilir bunları, kaybolduğumuz da sadece okurduk eskiden,
hatırlamıyor musun?
-Yine boşluktan mı bahsedeceksin bana?
-İnsan ne kadar düşerse o kadar öğrenir, kabul et bunu artık.. Öğrenmek için düşmek lazım. Düştüğün kadar yükselirsin bunu biliyorsun..
-Merak etme bunu bilecek kadar yaşadım.
-Ne kadar yaşadın mesela? Bir çiçeği sularken güneşini kapatmamayı öğrenebildin mi? Dans ederken sessizce meydan okuyabildin mi hayata? Nerede kaybolduğunu anlat..
-Hatırlamıyorum ama kesin soğuk bir akşamdır. Ayazın kulak ısırdığı dağların sis kustuğu bir geceydi..
-İyi geceler la fontaine, hayatın saçmalamak üzerine
-Dur dinlemeye devam et. Hani ilk defa İstanbul'da sarhoş olduğumuz geceyi hatırlıyor musun?
-Evet o zamanlar Sezen çalardı meyhanelede.. Gecenin sonunda aya bakıp kalem bira içerdik köşede ki mideyeci de.
-İlk defa orada kaybolmuşuzdur belki de.
-Gecenin sonunda yan masadaki kıza aşık olup sonraki gün hatırlamadığın için mi böyle düşünüyorsun acaba ?
-Hayır, öyle bir şey mi var hatırlamıyorum bile..Neyse
-E ben de onu diyorum
-Neyse dedim! Sus biraz dinle beni, hem ne zamandır beni yargılar oldun sen? Hayata baktığın mı vardı sanki senin tek bildiğin içmek..
-Ama sakindim o zamanlar
-Bok, sadece kafan güzeldi, dans etmek için yaptığımız yolculuğun sonunda bile sarhoş olmuştun.
-Evet ama yine de çok güzel dans ediyordum..
-O zamanlar olsa yine sinirlenir miydin bugün? Kırar mıydın sevdiğimiz insanı? Saldırır mıydın zincirinden boşalmış azgın bir köpek gibi.
-O zamanlar düşünmezdim ki pek. Düşünürken yaşayamazdım, sanki ikisi birbirini daraltan bir boğaz gibi.
-Sana sadece siktir git diyorum çünkü iyice saçmalamaya başladın yine, ne içtin sen? Bir dakika ağlıyor musun?
-Duramadım
-Siktir git, ağlamayı senin kadar hak eden birini daha görmemiştim. O kıza neler yaptığını gördüm, sen istedin bunun böyle olmasını
-Üzgünüm, gerçekten böyle olsun istemedim..
-Sen gamsız insanı bile mutsuz edersin, dokunduğun yeri kanatıyorsun ne pis bir ruhla yaratılmışsın beni ne ara kendine bağladın onu anlayamıyorum
-Anlamıyorsun, seviyorum diyorum! Dokunma bana diyorum, git başımdan.. Hayatımda sadece onu mutlu ettiğime inandım, bana bunları söyleme sana inanmak için yok bir sebebim, onu tek başına sevmek için böyle konuşuyorsun.
-Bırak artık, bırak! Benimle mutlu olacaksa vazgeç!!
-Ben olmazsam, sen olamazsın farkında değil misin bunun.
-Bunu da mı Ankara'nın ayazında uydurdun
-Hayır dikkatli bakmıyorsun, beraber olmasak gelemezdik bu günlere, geride bıraktığımız her saniye de payım var, ben olmasam AŞK bile olamazdın bok kafa!!
-Aşık demek istedin..galiba??
-Hayır, Naz'dan bahsediyorum..Sana aşk olma seçeneğini sunmadı mı? Hani bu gece parçaladığın..
-Sahilde bir geceye gülümseyen bir sonbahar yıldızı o. Belki de karanlık varlığımızın parlayan son damlası, parçaladık mı onu sahiden, gülmeyecek mi bir daha bize, bakmayacak mı yüzümüze parlayarak. Söndürdük mü onu?
-Cidden korkak mısın bu kadar? Karamsarlığa düşüp her şeyi uzaktan mı yargılayacaksın böyle melankolik içgüdülerine mi bırakacaksın hayatındaki en parlak geceyi?
-Asla, bırakmaktansa son damlaya kadar çarpışmayı yeğlerim, kalbimi göstersem affetmez mi beni teslim olmasam..Hem hangi şarkı da kaybolduk ki biz?
-Senin olmayan dikenleri ona saplamaktan vazgeç artık, bırak aşktan olsun ölümün..
-Hadi gel şiir yazalım bu gece Naz bebek uyusun, biz ona orman olup yanalım, aydınlatalım bu gece içimizdeki koskoca karanlığı..
Yazmak lazım gecenin bitmeyen karanlığına hükmeden sessizlikte boğulmaktansa, sabahın mavisi karşılıyorsa kaybolan maviliğini, yazmak lazım. Onu özlerken yoksa bir çare, anlam dahi bulamıyorsan hayatın sahipsizliğine, gökyüzünün aydınlanmamış sebepsiz sakinliğine doğru kadehini kaldırıp haykır artık. De ki korkmadan, seviyorum ulan! Korkum yok senin yazgından hayat.
Bir tek omuzuna baş koysam
Geçse zaman ben olsam kalsam.
Akşam olsa sahilde koklasam seni
Yalnız sen olsan
Martılar uçuşsa şafak vakti
Gözlerine uyansam ben
Hafif aydınlık
Beyaz dalgaların vazgeçmez inadında
Seni sevsem gözlerinden
Labels:
ankara,
aşk,
çocuk,
damla,
deneme,
hayat,
hırs,
İstanbul,
kavga,
korkak,
naz,
sarhoş,
soru işaretleri,
sorular,
şiir,
şizofren aşk,
taksim trio
29 Ocak 2014 Çarşamba
Gece hikayesi
Uzat bana ellerini derinden ver.. ilk görüşüm geliyor bazen aklıma. Ne kadar da hazırlıksız yakalanmıştım. Oysa ki tek hayat gayem yaşamaktı. Duygu yoktu heyecan veya heves yoktu sadece gittiği yere kadar yaşayacaktım. Hayata gönderilmiş hevessiz bir sarhoş gibi. Gayesiz ve soğuk. Sabun olmayı bekleyen bir yahudi belki de.
Sıkışmıştım mâtemsiz sevgisiz acısız ve umutsuz sokak aralarına. Geceleri içeceğim şaraptan başka hesabım yoktu. Hayattan alacağım veya vereceğim kalmamıştı sanki. Ateşle su arasındaki farkı önemsemeyecek kadar hissiz olduğumu düşünürdüm. Sonra onu gördüm, ufak ve hassas. Sanki bana tepki olarak mı gelmiştin hayata. İnanmadığım bütün gerçeklere sahip olabilir miydi bir ruh. Sanki beni esir almaya bana hayır demek için gelmişti bu gezegene. İnanmıyordum ama kendimi alamıyordum asla. Ben ne kadar çamursam o kadar su ne kadar hayâsızsam o kadar güzel olabilir miydi bir insan? Olabilirliği zorla, inatla bana kanıtlıyordu sanki. Bir insan bu kadar derin bakabilir miydi karşısında ki gözlere. Bir gözden kaçabilir miydiniz? Kim kişi gözleriyle kalbini açabilirdi ki. Hangi kalpte bu denli hayatın acımasız dallarına tutunan bir saflık görebildim? Kendimle konuşurum ben her daim her satırda ve kelimede, başkasıyla konuşurmuş gibi yaparken kendime sorarım aslında. Yaşamaya çalışan bir insana hayatı anlatmak ne zordur bilir misin? İşte o bana bunu yaptı! Hayatı anlattı yaşamayı, karşındaki gözlere inanmayı yağmurları hissetmeyi ve doğarken güneş işte benim doğuyorum ve ısıtıyorum yeryüzünü hissedeceksiniz beni derken hissetmeyi.. Tanrı sorarsa sevdin mi diye hayasızca sevdim demeyi anlattı sanki. Sevmeyi anlatmak nasıl kadim bir yeryüzü olayıdır bilir misin? Gökyüzünün renklerini anlatırken sokak çocuklarını düşünürken belki başka bir hayatın yansımasında tüm açlar tok tanrı uyumazken hepimiz özgürüz diye çığlık atmayı kim aşılayabilir kalbine? Söyle hayatın anlamını hissettiren kaç kişi çıktı karşına?
Her mavinin grileştiği bir şehirde aşık olmak nasıldır bilir misin? Sessizliğin bakışına sığınmak ve ona terketmek kendini. Varlığında yokluğundan korkmanın sevgisi sana koşulan yolların ezgisi hiç bitmeyecek b çırpıntı kimedir bilir misin?
Hayatın anlamı derken her hayat vakitsizdir fakat her hayatın anlamlı zamanları vardır. Gök kuşağına aşık olmak nasıldır anlar mısın beni? Gök kuşağı yağmurla güneş arasında bir bağdır. İşte o da gök kuşağı özgürlüğü ile hayatın en belirsiz yerinde yedi rengiyle belli etti kendini.
Bazen konuşamazsın, tutamazsın senin olmayanı. Sen hep böyle kal, böyle kal ki kalbim sana tutulsun sana inansın ki utansın dünya hayatın yalanlarına inat.
Yalanlara inat yaşayan bir kalbe sahipti sanki bu ruh. Hayatın yalnız tepelerinde yaşarken kendi ufak kalbinde gezegenler ötesi bir kalp taşıyordu sanki. Gözlerinden içeri aldı kötü bir yalanda yaşayan bu bedeni. Silerken bütün vazgeçmişliği yeni umutlar dolduruyordu hayatın boşluğuna. Umutla hesabı açık kalan bir bedene umut bahşediyordu adeta. Piç bir geceye yalnızlığı armağan ederken korkularını dolduruyordu bir geleceğin. Sessiz ve sakin hayatın özlüğüne sığınarak pis yaşamı saf kalbiyle dolduruyordu sanki ki sen inançsızlığın kölesi olmuşken. Kıymetsiz bir sabaha değer biçmek ve onun siyahlığına dokunabilmek bedenindeki aşikar boşlukta ne büyük cesarettir. Bir cesaret kaç bedenden güç alabilir. Çocuk hayatın kaç farklı rengi vardır tatmak ister misin? İşte buydu anlatmaya çalıştığı o boşlukta. Renklerin kesilmiş biçimsiz saçlarından hayatıma dokunuyordu sanki. Ne yapıldıysa ne yaşandıysa ona varmak içindi sanki. Gitmeler onaydı vazgeçişler onaydi her duble onun için doldurulmuştu hayata verilen nefesler onunla alınacaklar içindi belki de. İnsana yaşam sunmak ne büyük bir erdemdir biliyor musun deliliğin karanlık koridorlarına hükmeden ruh? Sen anlamasan dahi ben anlamayı seçtim, öylece. Hani bazen hiç durduk yere ağladığın şarkı oldu mu? Benim sebebim olduğunu söylesem inanır mısın?
Her mavinin grileştiği bir şehirde aşık olmak nasıldır bilir misin? Sessizliğin bakışına sığınmak ve ona terketmek kendini. Varlığında yokluğundan korkmanın sevgisi sana koşulan yolların ezgisi hiç bitmeyecek b çırpıntı kimedir bilir misin?
31 Aralık 2013 Salı
Naz
Sessiz ve soğuk bir yıl
başı arifesinde tanışmıştık seninle ve yine bir yılbaşı gecesinde doğuyorsun
gündüzüme.. Benim ufak ve kırılgan kar tanesi sevgilim, yeni yılda en güzel mutluluklar seninle olsun..
Geriye dönüp bakıyorum da ne çok şey yaşamışız bir yılda.. Hani hızlı şekilde
akan bilgisayar oyunlarına benziyor. Atlattığımız
badireler beraber göğüs gerdiğimiz zorluklar sanki hepsini toplasan 10 yılı
beraber geride bırakmışız gibi. Ama bir anda senin o sevimli ufak kar tanesi
yüzünü hayal ediyorum. Sanki ben bu şapşala daha dün âşık olmuşum da bugün ilk
defa yüzünü görecekmişim gibi geliyor. Söyle ufak kız çocuğu söyle ne zaman
yüreğinde bu kadar büyük bir sevgi doluştu da ne ara kalbimi çaldın o ıssız
derinlerden.
Oysaki ne kadar da
uzaktım bu denli duygulara, hayatı boşlamış olduğu gibi yuvarlanan bir denizyıldızından
farkım yoktu. Senle tanıştığım gün sorsalar şu satırları yazacağım aklımın
ucundan geçmezdi, böyle ufak bir kızın böylesine güzel bir kalbe prensesin karşıma
çıktığını ve benim ona âşık olacağım da çok uzak bir hayal gibi sanki rüya gibi
gelir geçerdi herhalde.
Yalnız gecelerimde ortak
oldun önce bana, aslında o kadar şaşırttın ki beni sanki ömrümde ilk defa beni
dinliyor ve anlıyordu. Her cümlende bir daha şoke oluyordum. Alışılagelmiş o
klişe cümlelerle avutmuyordun beni. Üstüme geliyor her şeyi öğrenmek istiyor
yargılamıyor ve her şeye rağmen yanımda oluyordun. Kendimi ben bile terk etmek isterken
sanki sen inadına benimle beraber yaşıyordun sanki benim yerime de yaşamak
istiyordun. Elinden çalınan bütün günleri yeniden yaşatmak ve bu yeni yaşamı
bana armağan etmek istiyordun. Ben battıkça sen daha bir inatla daha bir güçle
yapıştın, önce kollarımdan tuttun beni sonra senin varlığın öyle bir kenetlendi
ki bana.. Kenetlendik evet, önce sen bana kenetlendin çektin çıkardın uçurdun
beni. Görmediğim veya unuttuğum bir dünyayı yeniden gösterdin bana. Kendi kız
çocuğu hayallerini anlattın ve o tuttun ellerimden işte dedin yaşanacaksa
beraber yaşanacak bir dünya daha var elimizde. Kirletmeyelim yıpratmayalım
dedin bu saf dünyayı tut ellerimden yaşa benimle dedin. Bunu öyle bir coşkuyla
söyledin ki bana kulaklarım kalbimden sonra hissetti sözlerini. Kalbim senin
varlığınla yeniden çarpmaya başladı.. Sanki sen okyanus kokusuydun ve bana
okyanusu vaat ediyordun, ben sana yüzdükçe sen daha da bir güzelleşiyor ve daha
çok derinleşiyordun. Hani demiştin ya sen bir ateşsin farkındayım diye işte
esas göremediğin nokta senin minik kız çocuğu kalbinin içinde o ateşi
söndürecek bir okyanusa sahip olduğundu. İyi ki de görememişsin bunu iyi ki
önce ben görüp daha derine inmeyi ilk ben istemişim. Sana baktıkça içten içe heyecandan saçmalamaya
ve gözlerine her bakışta kaybolmaya başladığımda fark ettim minik kız sen
aşkların en güzelisin ve ben senin aşkına aşığım. Gittiğim her yerde kokun
gittiğin her yerde izim olsun.
Eğer yaşanacaksa hayat
yaşayalım, buysa elimizde ki nefes alacaksak şu mavilikte yaşlanacaksak aynı
gökyüzünün altında beraber aynı köhne ağaçların gölgesinde el ele bir hayat
olsun. Olacaksa hayat beraber olsun olmayacaksa tutun nefesimi benim yerime
alın ellerimi ellerimden ve gözlerime göstermeyin bir daha mavi.. Ben küçük kız
çocuğunu çok sevdim. Hayatsa eğer bir
kar tanesi kadar küçük, yine hayat olmalı onun kadar saf ve beyaz.
23 Kasım 2013 Cumartesi
Köpüklü Mavi
Sessiz sedasız bir gecenin
ay ışığı karanlığında,
bir deniz kıpırtısında,
köpüklü bir dalganın mavisinde
süzülen yalnız bir martı gibi
uçarak girdin hayatıma
O kıyıda bekleyen
bir deniz kabuğuydum aslında
denizin endamına martının uçuşuna aşık,
tuzla suyla yıkanmış,
ufak kumlara bulanmış,
güneşte kavrulmuş,
rüzgarla aşınmış
kollarının yarısı kopmuş bir deniz yıldızı
belkide..
Bir deniz yıldızı,
ne kadar aşık olabilir ki?
ne kadar aşık olabilir ki?
Belki de çok olabilir,
belki de olmuştur
belki de olmuştur
Kim bilir, denize en az bir martı
martıya da en az bir deniz
kadar muhtaçtır
kadar muhtaçtır
Ya da sadece,
martının sevdiği bir
martının sevdiği bir
ekmek kırıntısıdır.
Ama martıya aşık olabilir mi
bir deniz yıldızı?
Aslında uzayda bir yıldız olmak mıdır
Hayali..?
Hayali..?
Martının uçuşuna mı aşık olmuştur
yoksa kendisine olan,
merakına mı?
Deniz de kaybolmak mıdır acaba
hepsinin hevesi?
Hevessiz bir deniz yıldızı
bir martıyı ne kadar
hevesleyebilir ki?
Bence çok..
Bir deniz yıldızı
bir martıya aşık olduysa
bir martıya aşık olduysa
bundan kime ne..
Ağlayan bir deniz yıldızı
bir martıya
aşk şiiri yazmış
Martı derin uykusunda
güzel rüyalarında
eşsiz şarkılarını söylerken
bir deniz yıldızı görmüş
dalgaların arasında
soluk..mavi..
bir köpükte
ufka yelken açmışken
ufka yelken açmışken
Bir deniz ne kadar çok aşka
tanıklık edebilirse
o kadar çok aşk görmüştü
o gece,
deniz yıldızı ufak martıyı izlerken..
Martı çok güzeldi zamansız
sessiz uykusunda
Yıldız bir o kadar sessizdi
gecenin yalnızlığında
Martı yıldızı özledi sessizce
yıldız martısını özledi gizlice
Hiç bitmeyen bir gece oldu
o denizde..
Martı denize aşık
yıldız martıya aşık
martı denize aşık
deniz yıldıza aşık
martı yıldızlara aşık
yıldız denize aşık..
Deniz, yıldız, martı
sessiz bir gece yaşadılar o gün.
Aşkın rüzgara eşlik ettiği
güzel bir geceydi
Şafak sökerken..
Bir yıldız gökyüzünde usulca parladı
Sönerken son kez,
Bir martı şarkı söylüyordu
Dalganın köpüğünde yüzen bir yıldız
martıya göz kırptı
Soğuk bir yağmur damlası
Sonbaharı müjdeliyordu
o gece.
Labels:
aşık,
aşk,
deniz,
deniz kabuğu,
deniz yıldızı,
güneş,
kum,
martı,
mavi,
sahil,
yalnız,
yıldız
20 Mayıs 2013 Pazartesi
Hayallerime Benden Yalan Söyleyin
Duracağı yeri bilmeli insan. Kimi zaman dört duvar arasında kimi zamansa kalabalıklar arasında kalsa da insan kendisini bulduğu zaman nerede duracağını iyi bilmeli. Hayaller peşinde koşmamalı mesela illa koşacaksa yaşamın peşinde olmalı. Ne kadar saçma..
Bazen düşünüyorum da ya hayallerim olmasaydı? Ya bu safsatalara gerçekten inansaydım?.. Düşüncesi bile ürkütücü. Ben varsam hayallerim için varım bugünüm yarını düşlediğim için var. Gerçeklere tutunarak yaşamak diyorlar ya hangi gerçeğe? Oysa ki insanların inandığı gerçeklerin en büyük yalanlar olduğuna her gün şahit olmuyor muyuz? Herkesin inandığı bir yalana inanacağıma kendi hayallerime inanarak yaşamak en azından kendi yalanlarıma inanmak yağmur damlası gibi düşen hayatıma bir nebze de olsa iyi geliyor. Yalan dünyaysa da benim yalan dünyam. Ben bir yağmur damlasıyım, dünyaya çarpınca parçalanacak olan. En azından düşene kadar hayal kuracağım.
Benden yalan söyleyin çocukluğumun hayallerine.. Bırakın onlar saf kalsın. Yalanlar söyleyin annem gibi. Bırakın yaşadığı dünyayı sevsin. Çocukluğum da olmasa ne yaparım ben? Bir kuş gibi diyar diyar gezdiğim hayallerimle baş başa bırakın beni. Yeniden uçmak istiyorum. Ayaklarım yere basmasın artık. Kendi ayaklarımızın üstünde durmamız demek ıstırap demekmiş bunu şimdi anlıyorum. Bırakın ayaklarımı bağlamayın artık bu sevimsiz dünyanıza. Bırakın çocukluğumuzla beraber uçup gidelim bu topraklardan. Bilmediğimiz denizlere açılalım içimize yosun kokusu çekelim kıyılardan uzak duralım. Bize göz kırpan yıldızlara yol alalım. Lütfen artık bırakın bizi. Kirli oyunlarınıza çocukluğumuzu alet etmeyin. Onlar daha çok küçük ve saf. Öldürmeyin bizi. Bırakın hayallerimiz nefes alsın. Bağıra çağıra ağladığımız günleri çok görmeyin bize. Ağlamak ayıp artık uzak bize. Ama ya çocukken de ağlayamasaydık? Hiç gözyaşının tadını bilmeyen çocuk olur mu? Almayın çocukluğumuzu bizden. Mahallede kavga ettiğimiz günleri özlüyoruz biz. Bırakın kavga etsek de ertesi gün sarılmasını biliriz biz. Bizim nefretimiz olmaz yeri gelir bilyelerimizi takas ederiz yeri gelir bisikletimizde bir tur attırırız ama düşman kalamayız biz. Mahallemiz de nefrete yer yoktu çocukken. Bu sevgisiz dünyaya düşmeye başlayınca öğrendik bu kelimenin anlamını.
Bizim çocukluğumuzda hayaller ele yüze bulaşan kırmızı kalemlerle büyük büyük yazılırdı. Sıra arkadaşı kelek yapmazdı asla en büyük sırlarını derste ufak bir kağıt parçasına yazarak paylaşırdık ama bilirdik o kağıt senetti. Güvenden sual edilmezdi. Kim bilir kaç ufak parmak dünyalara sığmayacak sevgisini yerleştirmiştir o ufacık defter yaprağı parçasına. Bırakın sevgilerimizi çizgili defter saflığında aşılayabilelim birbirimize. Hayatın kahpe yalanlarını sokmayın hayatımıza. Bırakın kendi yalan sevgimizle yaşayalım. Soğutmayın bizi aşktan inancımızı kaybettirmeyin. Birbirimizi seveceğimize de inanamazsak neye inanacağız. Bizim zamanımızda arkadaşlar mesajla değil, apartman camına taş atarak sokak ortasında isim haykırarak çağrılırdı.Bütün mahalle bilirdi ki bu ikisi kan kardeşi.. Dünya yıkılsa da o çocuk aşağı inecek.
Hepimiz hayaller kurardık el kadar boyumuzla, şimdi neden kuramıyoruz? Biz mi büyüdük de değiştik, dünya mı fazla yaşlandı hayallere yer vermiyor artık? Belki de dünyanın kafası kaldırmıyor artık bu kadar hayalin gürültüsünü. Madem öyle anlaşalım, biz hayal kurmayalım yeter ki çocuklarımız kurabilsin. Çocukların da hayal kuramadığı bir dünya nasıl yaşanır bir yer olabilir ki. İnsanı hayvandan ayıran en büyük özellik hayalleri olmasıdır bence. Hayalleri olmayan bir insanı içgüdüsel yaşayan bir hayvandan ayırmak güçtür. Tek farkı ihtiyacı olandan fazla avlanması olabilir. Çünkü insanlar aç gözlüdür. Fırsat verirseniz hayallerinizi bile çalarlar.
Sevgilerimiz var bir de saf çocukluğumuzun ilk aşkları. Savaşın ortasında büyümediyse illa bir çocukluk aşkı olmalı insanın. Savaş çocuklarının sevmeye hakkı yok mu? Elbette var..Yeterince yaşarsan.. Savaşta büyümek kötü bir yazgı.. Her şeyin telafisi vardır hala hayattaysan. Yaşadıkça telafi edilendir hayat. Yeter ki hayal kurabilecek kadar heves kalmış olsun insanın içinde. Çocukken aşka inandırdılar bizi biraz büyüyünce yalan olduğuna.. Aldatılmışlığa güvensizliğe vurdular hayallerimizi. Aşka her gün prangalar taktılar. Bakmayın bu dallamaların sözlerine hayat varsa aşkta vardır. İnsan yaşıyorsa aşıkta olabilir, sadece yeterli vakti olması lazım. Çocukken sevgisini itiraf etmek için ders bitişini bekleyemeyen bedenlerimiz aradan yıllar geçtikten sonra sevmek için, yaşamak için yeterli zamanı olduğuna inandırılmış. Yok öyle bir şey kandırmayalım birbirimizi. Sevmek için sadece bugünümüz var.
Hayallerime benden yalan söyleyin.. Bırakın onlar saf kalsınlar.. Çocukluğumda ki gibi masallar anlatın. Gerçekle kirletmeyin rüyalarımı bırakın onlar mutlu olsunlar..
Bazen düşünüyorum da ya hayallerim olmasaydı? Ya bu safsatalara gerçekten inansaydım?.. Düşüncesi bile ürkütücü. Ben varsam hayallerim için varım bugünüm yarını düşlediğim için var. Gerçeklere tutunarak yaşamak diyorlar ya hangi gerçeğe? Oysa ki insanların inandığı gerçeklerin en büyük yalanlar olduğuna her gün şahit olmuyor muyuz? Herkesin inandığı bir yalana inanacağıma kendi hayallerime inanarak yaşamak en azından kendi yalanlarıma inanmak yağmur damlası gibi düşen hayatıma bir nebze de olsa iyi geliyor. Yalan dünyaysa da benim yalan dünyam. Ben bir yağmur damlasıyım, dünyaya çarpınca parçalanacak olan. En azından düşene kadar hayal kuracağım.
Benden yalan söyleyin çocukluğumun hayallerine.. Bırakın onlar saf kalsın. Yalanlar söyleyin annem gibi. Bırakın yaşadığı dünyayı sevsin. Çocukluğum da olmasa ne yaparım ben? Bir kuş gibi diyar diyar gezdiğim hayallerimle baş başa bırakın beni. Yeniden uçmak istiyorum. Ayaklarım yere basmasın artık. Kendi ayaklarımızın üstünde durmamız demek ıstırap demekmiş bunu şimdi anlıyorum. Bırakın ayaklarımı bağlamayın artık bu sevimsiz dünyanıza. Bırakın çocukluğumuzla beraber uçup gidelim bu topraklardan. Bilmediğimiz denizlere açılalım içimize yosun kokusu çekelim kıyılardan uzak duralım. Bize göz kırpan yıldızlara yol alalım. Lütfen artık bırakın bizi. Kirli oyunlarınıza çocukluğumuzu alet etmeyin. Onlar daha çok küçük ve saf. Öldürmeyin bizi. Bırakın hayallerimiz nefes alsın. Bağıra çağıra ağladığımız günleri çok görmeyin bize. Ağlamak ayıp artık uzak bize. Ama ya çocukken de ağlayamasaydık? Hiç gözyaşının tadını bilmeyen çocuk olur mu? Almayın çocukluğumuzu bizden. Mahallede kavga ettiğimiz günleri özlüyoruz biz. Bırakın kavga etsek de ertesi gün sarılmasını biliriz biz. Bizim nefretimiz olmaz yeri gelir bilyelerimizi takas ederiz yeri gelir bisikletimizde bir tur attırırız ama düşman kalamayız biz. Mahallemiz de nefrete yer yoktu çocukken. Bu sevgisiz dünyaya düşmeye başlayınca öğrendik bu kelimenin anlamını.
Bizim çocukluğumuzda hayaller ele yüze bulaşan kırmızı kalemlerle büyük büyük yazılırdı. Sıra arkadaşı kelek yapmazdı asla en büyük sırlarını derste ufak bir kağıt parçasına yazarak paylaşırdık ama bilirdik o kağıt senetti. Güvenden sual edilmezdi. Kim bilir kaç ufak parmak dünyalara sığmayacak sevgisini yerleştirmiştir o ufacık defter yaprağı parçasına. Bırakın sevgilerimizi çizgili defter saflığında aşılayabilelim birbirimize. Hayatın kahpe yalanlarını sokmayın hayatımıza. Bırakın kendi yalan sevgimizle yaşayalım. Soğutmayın bizi aşktan inancımızı kaybettirmeyin. Birbirimizi seveceğimize de inanamazsak neye inanacağız. Bizim zamanımızda arkadaşlar mesajla değil, apartman camına taş atarak sokak ortasında isim haykırarak çağrılırdı.Bütün mahalle bilirdi ki bu ikisi kan kardeşi.. Dünya yıkılsa da o çocuk aşağı inecek.
Hepimiz hayaller kurardık el kadar boyumuzla, şimdi neden kuramıyoruz? Biz mi büyüdük de değiştik, dünya mı fazla yaşlandı hayallere yer vermiyor artık? Belki de dünyanın kafası kaldırmıyor artık bu kadar hayalin gürültüsünü. Madem öyle anlaşalım, biz hayal kurmayalım yeter ki çocuklarımız kurabilsin. Çocukların da hayal kuramadığı bir dünya nasıl yaşanır bir yer olabilir ki. İnsanı hayvandan ayıran en büyük özellik hayalleri olmasıdır bence. Hayalleri olmayan bir insanı içgüdüsel yaşayan bir hayvandan ayırmak güçtür. Tek farkı ihtiyacı olandan fazla avlanması olabilir. Çünkü insanlar aç gözlüdür. Fırsat verirseniz hayallerinizi bile çalarlar.
Sevgilerimiz var bir de saf çocukluğumuzun ilk aşkları. Savaşın ortasında büyümediyse illa bir çocukluk aşkı olmalı insanın. Savaş çocuklarının sevmeye hakkı yok mu? Elbette var..Yeterince yaşarsan.. Savaşta büyümek kötü bir yazgı.. Her şeyin telafisi vardır hala hayattaysan. Yaşadıkça telafi edilendir hayat. Yeter ki hayal kurabilecek kadar heves kalmış olsun insanın içinde. Çocukken aşka inandırdılar bizi biraz büyüyünce yalan olduğuna.. Aldatılmışlığa güvensizliğe vurdular hayallerimizi. Aşka her gün prangalar taktılar. Bakmayın bu dallamaların sözlerine hayat varsa aşkta vardır. İnsan yaşıyorsa aşıkta olabilir, sadece yeterli vakti olması lazım. Çocukken sevgisini itiraf etmek için ders bitişini bekleyemeyen bedenlerimiz aradan yıllar geçtikten sonra sevmek için, yaşamak için yeterli zamanı olduğuna inandırılmış. Yok öyle bir şey kandırmayalım birbirimizi. Sevmek için sadece bugünümüz var.
Hayallerime benden yalan söyleyin.. Bırakın onlar saf kalsınlar.. Çocukluğumda ki gibi masallar anlatın. Gerçekle kirletmeyin rüyalarımı bırakın onlar mutlu olsunlar..
17 Mayıs 2013 Cuma
Yorgun Musun? Daha Neler..
Gel gitler arasında daha ne kadar ömrün olduğunun hesabını tutmaktan vazgeç artık, sonuna kadar yaşayacaksın ve sonra dönüp bakacaksın bu sevimsiz, karanlığın ortasında dönüp duran gezegene, hoşça kal diyeceksin dudaklarından süzülen hafif bir tebessümle. Tebessüm olmalı, geriye dönüp baktığında hala güzel duygular hissedebiliyor olmalısın. Her şey o gün bitecek çünkü, yaşadığın hiç bir acıyı veya korkuyu hissetmeyeceksin.
Günün birinde çürüyecek organizmana fazlaca anlamlar yüklemekten vazgeç. Basitçe yaşa mesela bir gün çık dışarı uzun zamandır uğramadığın o çocukluğunda nefes nefese koşuşturduğun kırlara adım at. Bir kelebeğin uçuşunda yaşamının basitliğini gör, mutlu olmakta bu kadar basit olabilir aslında. Sadece mutluluğu kabullenmen yeterli.
Kaybettiğin zamanı düşünerek şu anki zamanı daha ne kadar çöpe atacaksın? Yaşıyorsun işte, hissettikçe yaşamın yakıcı nefesini ciğerlerinde, her sabah görmeye devam ettikçe soğuk gök yüzünü tepende devam edeceksin hayat yokuşunda sürünmeye. Daha iyi veya daha kötü günler sunmayacak ömrün sana. Bu güne nasıl geldiysen bu günden sonra da aynı güneşin altında yanacaksın aynı yağmurda ıslanıp aynı rüzgarda donacaksın belki de. Önemli olan bu değil. Önemli olan bu tekdüzeliğin pençesinde hapsolmuş mavi gezegende ufak hatıralar saklayabilmek ve en azından zamanı geldiğinde bir kaç dakikalık mutluluğun içini ısıtmasına izin vermektir. Mutlulukta anlardan ibarettir unutma. O ufak anlara hazırlıklı olmalısın. Bir umut oyunu oynamanı veya fırsatçılık girişiminde bulunmanı istemiyorum senden. Mutlu olabilecek kadar güçlü olmanı istiyorum anlıyor musun beni? O kadar yorulmuşsun ki nefes almak bile zor geliyor, farkındayım. Ama bu böyle nereye kadar gidecek? Düştüğün çukurdan hiç çıkamayacaksın, belki de çok daha derinlerde elveda diyeceksin mavi gök yüzüne ama geriye dönüp baktığında hiç çabalamadan geçen bir ömür daha büyük acı vermez miydi? Evet pişmanlıkların oldu, keşkelerin kalbinde başka duyguya yer bırakmadı, şaşırmıyor veya üzülemiyorsun. Fakat daha fazla yaşamı izleyerek yaşarsan sahip olduğun bütün kalp kırıkların ve pişmanlıkların da boşa gidecek göremiyor musun?
Bana kalırsa oturduğun koltuğa, anıların sarhoşluğuna kalbin acımadan yaşamaya ve düşünmeden uyumaya o kadar çok alıştın ki korkuyorsun, eğer bir gün yeniden yaşamaya karar verirsen ölmekten korkuyorsun. Pes etmiş yorgun savaşçı rolünden çıkmak sana zor geliyor.
Günün birinde çürüyecek organizmana fazlaca anlamlar yüklemekten vazgeç. Basitçe yaşa mesela bir gün çık dışarı uzun zamandır uğramadığın o çocukluğunda nefes nefese koşuşturduğun kırlara adım at. Bir kelebeğin uçuşunda yaşamının basitliğini gör, mutlu olmakta bu kadar basit olabilir aslında. Sadece mutluluğu kabullenmen yeterli.
Kaybettiğin zamanı düşünerek şu anki zamanı daha ne kadar çöpe atacaksın? Yaşıyorsun işte, hissettikçe yaşamın yakıcı nefesini ciğerlerinde, her sabah görmeye devam ettikçe soğuk gök yüzünü tepende devam edeceksin hayat yokuşunda sürünmeye. Daha iyi veya daha kötü günler sunmayacak ömrün sana. Bu güne nasıl geldiysen bu günden sonra da aynı güneşin altında yanacaksın aynı yağmurda ıslanıp aynı rüzgarda donacaksın belki de. Önemli olan bu değil. Önemli olan bu tekdüzeliğin pençesinde hapsolmuş mavi gezegende ufak hatıralar saklayabilmek ve en azından zamanı geldiğinde bir kaç dakikalık mutluluğun içini ısıtmasına izin vermektir. Mutlulukta anlardan ibarettir unutma. O ufak anlara hazırlıklı olmalısın. Bir umut oyunu oynamanı veya fırsatçılık girişiminde bulunmanı istemiyorum senden. Mutlu olabilecek kadar güçlü olmanı istiyorum anlıyor musun beni? O kadar yorulmuşsun ki nefes almak bile zor geliyor, farkındayım. Ama bu böyle nereye kadar gidecek? Düştüğün çukurdan hiç çıkamayacaksın, belki de çok daha derinlerde elveda diyeceksin mavi gök yüzüne ama geriye dönüp baktığında hiç çabalamadan geçen bir ömür daha büyük acı vermez miydi? Evet pişmanlıkların oldu, keşkelerin kalbinde başka duyguya yer bırakmadı, şaşırmıyor veya üzülemiyorsun. Fakat daha fazla yaşamı izleyerek yaşarsan sahip olduğun bütün kalp kırıkların ve pişmanlıkların da boşa gidecek göremiyor musun?
Bana kalırsa oturduğun koltuğa, anıların sarhoşluğuna kalbin acımadan yaşamaya ve düşünmeden uyumaya o kadar çok alıştın ki korkuyorsun, eğer bir gün yeniden yaşamaya karar verirsen ölmekten korkuyorsun. Pes etmiş yorgun savaşçı rolünden çıkmak sana zor geliyor.
12 Nisan 2013 Cuma
Düşündükçe Çoğalır İnsan
Kadın geldi ve oturdu yatağın boş köşesine, hafifçe baktı suratıma efendim dedim? Daha demin dans eden şarkılar söyleyen sen değil miydin ne ara böyle sessiz mahmur bir tavır takındın? Ne zaman karar verdin böyle kör düğüm sancıların elçisi olmaya. Evet, dedim söyle dedim.. Aklından geçenler nedir? Ama o söylemedi, baktı yüzüme anlamsız tebessümünde bir itiraf vardı sanki, sanki vazgeçmişti hayattan ve yaşamının geri kalan boşluğundan. Hepimiz boşlukta değil miyiz? dedim. Hangimiz yaşadık ki bu kuytu hayatı gönülden geldiği kadar kasvetli ve tutkulu? Söyle dedim sarstım onu.. Konuşmadı.. Bir kadın konuşmak istemezse konuşmaz.. Bunu daha önceden de öğrenmiştim ama bu sefer koydu sanki biraz. İstemiştim ki konuşsun, bu kadın bu sefer konuşsun istedim ama hiç bir kadın konuşmazdı ki o da konuşmadı sustu ve baktı gözlerimin içine. Bakma dedim git dedim istemiyorum seni uzak dur ruhuma işleme duvarlarla arkadaş etme beni kanıma girme dedim. Hiç dinletemedim. Ben zaten hiç bir kadına dinletemedim bu güne kadar.
Suratıma bakarken bir sigara istedi daha ne olduğunu anlamadan aldı ve yaktı. Dumanı yaktı gözlerimi konuşmaya çalışırken boğuldum, güldü biraz. O bazen gülerdi ve güldüğünde çok güzel olurdu özellikle güldüğünü düşünürdüm bazen. sanki güldüğünde beni alıp ellerine boğacakmış gibi olurdu. Çünkü o gülerken hiç bitmesin isterdim ve bittiğinde boşluğa düşerdim sanki. O gülerdi ben gülerdim, oysa gülmek için en ufak bir sebebim yoktu ama o güldükçe ben daha çok gülerdim. En saçma anılara dahi gülerdi. Çünkü bilirdim her şeyin bir makarnanın rüyası olduğunu ve uyandığımızda her şeyin biteceğini bu sebepten o güldükçe anı olsun diye bende gülerdim. o sanırdı ki kendine gülerim, halbuki ben hayatın manasız zamanlarında gülmeyi alışkanlık edinmiş bir bedene sıkıştırılmış saçma bir yansımaydım. Ben yansıdıkça gülmeye devam ettim o ben güldükçe anlatmaya devam etti. Ne anlattığını hatırlamıyorum bile ama o güldüğü için sanki hayatımın en özel gecesiymiş gibi geliyordu, biliyordum hissediyordum yaşananların sahteliğini ve birazdan sevişince her şeyin manasızlığını fark edip apayrı dünyalara bürüneceğimizi ama yine de kendimi bu yalan ortak etmek istiyordum. Çünkü insanlar alıştırmış kendilerini bu yalanlara ortak etmeye. Neden ben onlardan farklı olayım ki? Farklı mıyım ben? Bireylerin zevk almak için uydurduğu yalanların hüküm sürdüğü bu toplumda bir parça olmaktan neden çekineyim ki? Neden farklılığımı ortaya koyup acılanan acı çeken bir ruha emanet edeyim kendimi? Ama yapamadım, güldüm bi süre sonra duruldum. Hala bir şeyler anlatıyordu. O sırada bütün vücudunu ve mimiklerini gözden geçirecek vaktim olmuştu. Aslında onu da dinlemiştim, yani dinlemiş gibi yapmamıştım gerçekten dinlemiştim. Ben hala çaktırmadığımı sanarken sordu bir anda ne oldu dedi? Yok bir şey dedim, ısrar etti. Nasıl söylerdim bütün hayatın manasızlığını ona yüklediğimi yaşadığımız rüyanın bitişini gördüğümü hangi gerçekliğin tanrısı söyletebilirdi bana? Yalanlar söyledim gözlerine bakarak nasıl güzel dudakları olduğuna inandırdım ona oysa ki söylediğim bir şamanın evrimini destekleyen teoriler kadar yalandı. Bir şaman olsam hayvana dönüştüğüme ikna edemezdim belki ama onu güzel dudaklara sahip olduğunu düşündüğüme ikna ettim ki gerçekten güzel dudakları vardı. Asla yanlış yerden giriş yapmazdım, bunu çok ufakken keşfetmiştim. iltifat ettiğim zaman tamamen doğru noktaya parmak basmak eski bir alışkanlığımdı.
Aklıma geldi bir an çaresiz yalanlarımın sonsuz boşluğunda kaybolan kişiliğim. Dur dedim kendi kendime, dur dedim ve bu sefer gerçekten olan biteni anlat. Dur dedim, yeter dedim insanlığa ve kendine olan inancını kaybetmişliğin. Şansını dene ve ne olacağını düşünme. Oysa ki bunu daha öncede yapmıştım. Doğruları söylediğimde başıma gelecekleri çok önceden test etmiştim. Lakin içimde beni yiyip bitiren bir sürüngen vardı, eğer bunu bir kez daha yapmazsam o beni boğacaktı. Dayanamadım, ne kadar büyük bir boşluğun ortasında olduğumu fark ettim bir kez daha. İstemiyorum dedim!! Bu yalan senaryoya dha fazla katlanamıyorum, anlat dedim, otur ve anlat ulan!! Bana gerçekten ne hissettiğini neler yaşadığını anlat dedim. Merak ediyorum dedim gerçekten neler yaşadın, bugüne kadar kimler hasat etti en saf duygulara gebe yüreğini hangi kuytu köşede kaybettin yaşama olan inancını? Sustu şaşırdı ve baktı gözlerime.. Susma dedim, hepimiz kaybolan bir sayfanın yansımasıyız biz yaşamadan asla temiz bir sayfa açılamayacak lütfen dedim anlat bana.. Sesi soluğuna karıştı, heyecanlandı üstüne gidince
Bıraktım zaman verdim düşüncelerime, sigara yaktım şarap içtim farklı hayatlara girdim çıktım.. Zaman geçtikçe kendimden uzaklaştım dışarıdan baktım benliğime usandım sıkıldım zorladığım soruların peşinde yaşadığım hayattan.. Sormuyorum artık, sanrıların pençesinde kıskıvrak can çekişen hayallerimi bir köşeye bıraktım. O anda hatırladım çocukluğumu, umarsızca hiç insafa gelmeden hayaller kurardım. Kimse dikkate almazdı ama kendi hayallerimi dikkate almayı öğrenmiştim. Zaten hep kendimi dikkate almam gerektiğini çok ufakken öğrenmiştim. En başta vazo kırmadan evde top oynamayı öğrenmeye çalışırken öğrenmiştim aslında kırılanın vazo değil kalp olduğunu. Kalpleri kırmadan yaşamak kendi kalbinin kırılması engel değildi halbuki. İnsan bencil bir mahlukat olmuştu, paleolitik dönemden milenyumun teknoloji çağına kadar. Taş devrinde dahi aşklar bencil yaşanmıştır bana kalırsa. Hayvansallığın doğasını her fırsatta inkar eden insanların hiç biri hayvanca sevmeyi inkar edememiştir bu güne kadar. Çünkü aşk ve birliktelik hayvansal ezgilerle birlikte çalışmayı çok sever ve seven insan sevilmeyi beklediğinden dünyadaki en bencil insan olma yolunda asla geri adım atamaz. İnsanoğlu sevmeyi egoistliği keşfettikten sonra fark etmiştir muhtemelen çünkü birini sevmek için muhtaç olduğunuz kavramlar bencillik ve egodur. Oysaki insan bir tek sevdiğini bilebilir. Buna rağmen insan bu güne kadar bütün gücünü sevildiğini kanıtlamak peşinde harcamış. Kimse kusura bakmasın hiç biriniz sevilmediniz sevenleriniz kendini tatmin etmekte sizi kullandı, ulaştığınız son nokta budur. Üzülmeyin aslında sizde sevdiklerinizi kendinizi fiziksel ve ruhsal tatminde kullandınız. Yani sevmek karşılıklı çıkar ilişkilerine dayandı her fırsatta..
Bir zaman geçer ve yalnızlığın o dayanılmaz huzuruna kendinizi alıştırıverirsin. Hayat olduğu gibi gelip geçer ve "şimdi sende yoksun yanımda" dediğin hiç kimsenin değeri kalmaz aslında. Yanında olmayanlara teşekkür edersin seni sen yapan değerlerini düşünerekten. Birileri varken aslında kendinden taviz verdiğini ve kaybettiğin değerlerini düşünürsün. Evrimin en başından beri değişmeyen en büyük olgu insanoğlunun yalnızlığıdır, fark edersin ki en çok yalnızken kendinsindir ve en çok yalnızlık heveslendirir seni. Varlığımıza hapsolan bir şehvettir bu yalnızken mutluyuz hayatımıza teşebbüs eden kişilikler sadece yalnızlığımızın sıkılmış birer yansımalarıdır. İnsanların ruhlarımıza temas etmesine izin verir ve tekrar vazgeçeriz. Hepimiz yalnız doğduğumuz gibi yalnız ölürüz. Arada yaşadığımız hayatın anlamı asla sevgiyle bağdaşmamıştır. Hayatımızın anlamı tatminle doğru orantılı olmaktan hiçbir zaman kurtulamadı..
Tüm bunları düşünürken kafama yediğim tokatla kendime geldim ve tiksindim kendimden, ne kadar ahlak karşıtı her duyguyu yadırgama düşkünü bir insan olmuştum. Öptüğüm dudaklar da hissettiğim sadece bencillikti. Tadını çıkartmaya karar verdim..
Suratıma bakarken bir sigara istedi daha ne olduğunu anlamadan aldı ve yaktı. Dumanı yaktı gözlerimi konuşmaya çalışırken boğuldum, güldü biraz. O bazen gülerdi ve güldüğünde çok güzel olurdu özellikle güldüğünü düşünürdüm bazen. sanki güldüğünde beni alıp ellerine boğacakmış gibi olurdu. Çünkü o gülerken hiç bitmesin isterdim ve bittiğinde boşluğa düşerdim sanki. O gülerdi ben gülerdim, oysa gülmek için en ufak bir sebebim yoktu ama o güldükçe ben daha çok gülerdim. En saçma anılara dahi gülerdi. Çünkü bilirdim her şeyin bir makarnanın rüyası olduğunu ve uyandığımızda her şeyin biteceğini bu sebepten o güldükçe anı olsun diye bende gülerdim. o sanırdı ki kendine gülerim, halbuki ben hayatın manasız zamanlarında gülmeyi alışkanlık edinmiş bir bedene sıkıştırılmış saçma bir yansımaydım. Ben yansıdıkça gülmeye devam ettim o ben güldükçe anlatmaya devam etti. Ne anlattığını hatırlamıyorum bile ama o güldüğü için sanki hayatımın en özel gecesiymiş gibi geliyordu, biliyordum hissediyordum yaşananların sahteliğini ve birazdan sevişince her şeyin manasızlığını fark edip apayrı dünyalara bürüneceğimizi ama yine de kendimi bu yalan ortak etmek istiyordum. Çünkü insanlar alıştırmış kendilerini bu yalanlara ortak etmeye. Neden ben onlardan farklı olayım ki? Farklı mıyım ben? Bireylerin zevk almak için uydurduğu yalanların hüküm sürdüğü bu toplumda bir parça olmaktan neden çekineyim ki? Neden farklılığımı ortaya koyup acılanan acı çeken bir ruha emanet edeyim kendimi? Ama yapamadım, güldüm bi süre sonra duruldum. Hala bir şeyler anlatıyordu. O sırada bütün vücudunu ve mimiklerini gözden geçirecek vaktim olmuştu. Aslında onu da dinlemiştim, yani dinlemiş gibi yapmamıştım gerçekten dinlemiştim. Ben hala çaktırmadığımı sanarken sordu bir anda ne oldu dedi? Yok bir şey dedim, ısrar etti. Nasıl söylerdim bütün hayatın manasızlığını ona yüklediğimi yaşadığımız rüyanın bitişini gördüğümü hangi gerçekliğin tanrısı söyletebilirdi bana? Yalanlar söyledim gözlerine bakarak nasıl güzel dudakları olduğuna inandırdım ona oysa ki söylediğim bir şamanın evrimini destekleyen teoriler kadar yalandı. Bir şaman olsam hayvana dönüştüğüme ikna edemezdim belki ama onu güzel dudaklara sahip olduğunu düşündüğüme ikna ettim ki gerçekten güzel dudakları vardı. Asla yanlış yerden giriş yapmazdım, bunu çok ufakken keşfetmiştim. iltifat ettiğim zaman tamamen doğru noktaya parmak basmak eski bir alışkanlığımdı.
Aklıma geldi bir an çaresiz yalanlarımın sonsuz boşluğunda kaybolan kişiliğim. Dur dedim kendi kendime, dur dedim ve bu sefer gerçekten olan biteni anlat. Dur dedim, yeter dedim insanlığa ve kendine olan inancını kaybetmişliğin. Şansını dene ve ne olacağını düşünme. Oysa ki bunu daha öncede yapmıştım. Doğruları söylediğimde başıma gelecekleri çok önceden test etmiştim. Lakin içimde beni yiyip bitiren bir sürüngen vardı, eğer bunu bir kez daha yapmazsam o beni boğacaktı. Dayanamadım, ne kadar büyük bir boşluğun ortasında olduğumu fark ettim bir kez daha. İstemiyorum dedim!! Bu yalan senaryoya dha fazla katlanamıyorum, anlat dedim, otur ve anlat ulan!! Bana gerçekten ne hissettiğini neler yaşadığını anlat dedim. Merak ediyorum dedim gerçekten neler yaşadın, bugüne kadar kimler hasat etti en saf duygulara gebe yüreğini hangi kuytu köşede kaybettin yaşama olan inancını? Sustu şaşırdı ve baktı gözlerime.. Susma dedim, hepimiz kaybolan bir sayfanın yansımasıyız biz yaşamadan asla temiz bir sayfa açılamayacak lütfen dedim anlat bana.. Sesi soluğuna karıştı, heyecanlandı üstüne gidince
Bıraktım zaman verdim düşüncelerime, sigara yaktım şarap içtim farklı hayatlara girdim çıktım.. Zaman geçtikçe kendimden uzaklaştım dışarıdan baktım benliğime usandım sıkıldım zorladığım soruların peşinde yaşadığım hayattan.. Sormuyorum artık, sanrıların pençesinde kıskıvrak can çekişen hayallerimi bir köşeye bıraktım. O anda hatırladım çocukluğumu, umarsızca hiç insafa gelmeden hayaller kurardım. Kimse dikkate almazdı ama kendi hayallerimi dikkate almayı öğrenmiştim. Zaten hep kendimi dikkate almam gerektiğini çok ufakken öğrenmiştim. En başta vazo kırmadan evde top oynamayı öğrenmeye çalışırken öğrenmiştim aslında kırılanın vazo değil kalp olduğunu. Kalpleri kırmadan yaşamak kendi kalbinin kırılması engel değildi halbuki. İnsan bencil bir mahlukat olmuştu, paleolitik dönemden milenyumun teknoloji çağına kadar. Taş devrinde dahi aşklar bencil yaşanmıştır bana kalırsa. Hayvansallığın doğasını her fırsatta inkar eden insanların hiç biri hayvanca sevmeyi inkar edememiştir bu güne kadar. Çünkü aşk ve birliktelik hayvansal ezgilerle birlikte çalışmayı çok sever ve seven insan sevilmeyi beklediğinden dünyadaki en bencil insan olma yolunda asla geri adım atamaz. İnsanoğlu sevmeyi egoistliği keşfettikten sonra fark etmiştir muhtemelen çünkü birini sevmek için muhtaç olduğunuz kavramlar bencillik ve egodur. Oysaki insan bir tek sevdiğini bilebilir. Buna rağmen insan bu güne kadar bütün gücünü sevildiğini kanıtlamak peşinde harcamış. Kimse kusura bakmasın hiç biriniz sevilmediniz sevenleriniz kendini tatmin etmekte sizi kullandı, ulaştığınız son nokta budur. Üzülmeyin aslında sizde sevdiklerinizi kendinizi fiziksel ve ruhsal tatminde kullandınız. Yani sevmek karşılıklı çıkar ilişkilerine dayandı her fırsatta..
Bir zaman geçer ve yalnızlığın o dayanılmaz huzuruna kendinizi alıştırıverirsin. Hayat olduğu gibi gelip geçer ve "şimdi sende yoksun yanımda" dediğin hiç kimsenin değeri kalmaz aslında. Yanında olmayanlara teşekkür edersin seni sen yapan değerlerini düşünerekten. Birileri varken aslında kendinden taviz verdiğini ve kaybettiğin değerlerini düşünürsün. Evrimin en başından beri değişmeyen en büyük olgu insanoğlunun yalnızlığıdır, fark edersin ki en çok yalnızken kendinsindir ve en çok yalnızlık heveslendirir seni. Varlığımıza hapsolan bir şehvettir bu yalnızken mutluyuz hayatımıza teşebbüs eden kişilikler sadece yalnızlığımızın sıkılmış birer yansımalarıdır. İnsanların ruhlarımıza temas etmesine izin verir ve tekrar vazgeçeriz. Hepimiz yalnız doğduğumuz gibi yalnız ölürüz. Arada yaşadığımız hayatın anlamı asla sevgiyle bağdaşmamıştır. Hayatımızın anlamı tatminle doğru orantılı olmaktan hiçbir zaman kurtulamadı..
Tüm bunları düşünürken kafama yediğim tokatla kendime geldim ve tiksindim kendimden, ne kadar ahlak karşıtı her duyguyu yadırgama düşkünü bir insan olmuştum. Öptüğüm dudaklar da hissettiğim sadece bencillikti. Tadını çıkartmaya karar verdim..
Kadehteki Şizofren
Sek bir votkanın yalnızlığında süzülüyordu yaşamın son damlaların hüznü. Sisli bir gecenin şafak vaktini özümserken ciğerlerinden akıp giden dumanı izlersin. Geceyi terk etmek istersin fakat bilirsin aynı gündüzün gecesinde yine kendinden kaçamazsın. Şiirler dolar sessizliğinin bağ bozumuna. Yarısı içilmiş kırmızı dudak izleri taşıyan geceden kalma bir şarap kadehi kadar soğuk ve kullanılmış hissedersin kendini. Dibini görmeye kimse cesaret edememiştir, senden önce içilen kadehler senin o son shot olmana sebebiyet vermiş ilk yudumlar da verdiğin tat sonradan kusma hissine dönüşmüş ve yatağın yanındaki komodinin üstünde unutulmuşsundur. Belki de senden sonra bir prezervatif değerlenmiştir. Yakılan sigaranın eşliğinde yeniden bakılmıştır sana ve saldığın o sıcaklık için minnet duyguları hissetmiştir birileri.
Muhtemelen sana biçilen değer yalnız bir vücudun tek başına haykırdığı histerik duyguları kapatmaya yetecek kadar çok sinir krizlerine girmeden önce köşedeki bakkaldan alınacak kadar ucuzdu. Bu seni hiç bir zaman ilgilendirmedi biliyorum. Yine erken başladık bu gece kadehlerin boşluğunu saymaya lakin biraz daha umursamaya çalışsaydık hayatı diyorum, acaba mutlu birer kişilik olabilir miydik? Bazen bir şarap kadehi oluyorsun yabancı dudaklarda bazen aynadaki siluetimde görüyorum seni. Sahi ne zamandır soracağım soramıyorum kimsin sen? Ne zaman girdin hayatıma? Hangi zaman diliminde bu kadar yer ettin benliğinde ve hangi karanlığın sessizliğinde ele geçirdin benliğimi? Ateşler içinde kabuslardan uyandığım anlarda dahi sesini kulağımda duymak zorunda mıyım? Bazen bu sorular geçmiyor değil içimden. Ben sorular sorarım bazen, fazla düşünme, varlığından hiç bir zaman rahatsız olamadım ki zaten.
Bir gölgesin sen çocukluğumdan beri yakamı bir dakika olsun rahat bırakmayan ve her boşluğumda beni tutup çeviren amansız saygısız soluksuz ve hırçın bir gölge. Fırsat bulsan benim hayatımı tek başına yaşayacaksın. Her an içimden fırlamaya hazır dengesiz bir kişiliksin sen. Her nefeste bana yaşadığım hayatın manasızlığını ve sonlu birlikteliğimizi hatırlatıyorsun. Diyorsun ki "insan bir kere gelir bu haysiyeti eksik kalmış yaşama!!" Senin istediğin bir çingene itaatsizliğin de yaşama sek bir rakının mutluluğunu tatma belki de yolsuz bir göçebenin umutlarını yarınlara taşıma.. Yanlış gezegene yanlış zaman diliminde düştüğünü söylesem sana çok mu kırıcı olurum?
Benim de aşklarım oldu
Ve alabildiğine günahlarım.
Halbuki bigünah olmak istedim
Bütün ömrümce.
Rüştü Onur.. Dizelerine sağlık, bir günaha bağlılık ancak bu kadar güzel ifade edilebilirdi.
Yaşıyorum ortasında vazgeçilmişliğin, biz hüzün geldiğinde gitmek bilmiyor ölesiye kıskanıyor yerine yeni bir hüzün gelecek diye halbuki hiç hesaba katmıyor hayat dediğin münakaşa hep bir hüzünün aldanmasından ibaret olmaktan öteye gidemedi insanlığın bugüne kadar olan yazılı tarihinde. Ve hep isyan ediyor sürekli püskürtüyor insafsız nefesini üzerime üzerime, sanki sonunda yanmaktan bıkacakmışım gibi.
İnandığım değerlere kadeh kaldırdım bugün. Nerede kalmıştım.. Evet kadeh diyordum.. Kadeh ya, inandığım değerlere kadeh kaldırdım bugün, sonra her biri için ayrı ayrı kustum bu şehrin her biri birbirinden ayrı küstahlıklarına gebe sokaklarında. Döndüm yıldızlara baktım, her yıldıza bakışımda ayrı bir kusma hissi geldi içimden, tek başınalığın zarafetindeki her yıldız için bir kere daha sövdüm gökyüzündeki serseri karanlığa. Dalga geçen ben miydim yoksa oralardan biri daha bana sövüyor muydu? Sus demek geldi içimden, bütün karanlığına gecenin olanca gücümle bağırmak istedim. Sus demek istedim, sus ben zaten seni tanıyorum biliyorum bütün hikayelerini tattım artık dinlemek istemiyorum aynı senaryoyu başa sarıp durma artık heyecan vermiyorsun bana!! Git ve başka düşlerin hayal kırıklıklarıyla dalga geç. Benim suya düşenlerim çoktan bir nergis yaprağıyla beraber bambaşka gitarlara başka ezgilerle eşlik etmekte, sus artık bana söyleyebileceğin söylenmemiş şarkılar tükendi hiç bir beste seni çekici kalamaz ömrümün kalanında. Buraya kadar bana eşlik ettin teşekkürler, parlayıp sönen ışığın daha bir kaç gece öncesine kadar bana hüzünden ziyade umut vadediyordu ama artık sön sus ve yok ol, çekemiyorum seni hayatımın titrek, sönmeye yüz tutmuş loşluğunda.
Gerçekliğin yok oluşunun izlerini taşıyan bir piyano gibi hissediyorum kendimi. Tuşlarımdan akan ezgiler bana ait değil, birileri çalıp gidiyor sonra başkaları gelip çalmak istedikleri hayatın yansımalarını ruhuma işlemeye çalışıyordu..
Çığlık çığlığa bir yalnızlığın ,
son yudumların da kaybolan
amaçsız bir haykırışım.
Suya düşen son çiğ damlasında
dans eden bir ruhum.
Yarım kalmış bir kadehin
sessiz serzenişlerinde
olmayan bir gölge peşindeyim.
Yanmayan bir yıldızım
başını kaldırıp baktığın gökyüzünde
paylaştığın geceye,
eşlik eden bir kediyim belki de.
Son şarkına layık
sevgiliye hasretken sen,
tütünü biçim biçim sardığında
ıslak toprak kokusuyum,
ruhuna değip de geçen.
Dalları kuru,
yazdan bihaber
bir sonbahar ağacıyım.
Kadehin boşluğuna manasızca bakan ve boş gözlerle yol alan şizofrenin son serzenişlerinde buldum kendimi. Kendimi bulmam için önce kaybetmem gerekiyordu. Hayatın bana tam olarak öğrettiği buydu. Bense öğrendiklerimin üstüne ekledim ve parçalandığım noktaların arasında sıkıştım kaldım.Kimse gelip kurtarmadı, ki istese de kimse kurtaramazdı bu hayalsiz geceden ütopik hayallerimi. Varlığımın parçalanmış bütünleri arasında kalan bütün ruhlarla dans ediyorum bu gece. Gökyüzünde dolunay, kahkahasına fütursuzca şiir katıyordu ve biz o yarım kalan kırmızı rujlu kadehi yudumluyorduk.. Sessizliğin ihmal edildiği bir geceydi.
Muhtemelen sana biçilen değer yalnız bir vücudun tek başına haykırdığı histerik duyguları kapatmaya yetecek kadar çok sinir krizlerine girmeden önce köşedeki bakkaldan alınacak kadar ucuzdu. Bu seni hiç bir zaman ilgilendirmedi biliyorum. Yine erken başladık bu gece kadehlerin boşluğunu saymaya lakin biraz daha umursamaya çalışsaydık hayatı diyorum, acaba mutlu birer kişilik olabilir miydik? Bazen bir şarap kadehi oluyorsun yabancı dudaklarda bazen aynadaki siluetimde görüyorum seni. Sahi ne zamandır soracağım soramıyorum kimsin sen? Ne zaman girdin hayatıma? Hangi zaman diliminde bu kadar yer ettin benliğinde ve hangi karanlığın sessizliğinde ele geçirdin benliğimi? Ateşler içinde kabuslardan uyandığım anlarda dahi sesini kulağımda duymak zorunda mıyım? Bazen bu sorular geçmiyor değil içimden. Ben sorular sorarım bazen, fazla düşünme, varlığından hiç bir zaman rahatsız olamadım ki zaten.
Bir gölgesin sen çocukluğumdan beri yakamı bir dakika olsun rahat bırakmayan ve her boşluğumda beni tutup çeviren amansız saygısız soluksuz ve hırçın bir gölge. Fırsat bulsan benim hayatımı tek başına yaşayacaksın. Her an içimden fırlamaya hazır dengesiz bir kişiliksin sen. Her nefeste bana yaşadığım hayatın manasızlığını ve sonlu birlikteliğimizi hatırlatıyorsun. Diyorsun ki "insan bir kere gelir bu haysiyeti eksik kalmış yaşama!!" Senin istediğin bir çingene itaatsizliğin de yaşama sek bir rakının mutluluğunu tatma belki de yolsuz bir göçebenin umutlarını yarınlara taşıma.. Yanlış gezegene yanlış zaman diliminde düştüğünü söylesem sana çok mu kırıcı olurum?
Benim de aşklarım oldu
Ve alabildiğine günahlarım.
Halbuki bigünah olmak istedim
Bütün ömrümce.
Rüştü Onur.. Dizelerine sağlık, bir günaha bağlılık ancak bu kadar güzel ifade edilebilirdi.
Yaşıyorum ortasında vazgeçilmişliğin, biz hüzün geldiğinde gitmek bilmiyor ölesiye kıskanıyor yerine yeni bir hüzün gelecek diye halbuki hiç hesaba katmıyor hayat dediğin münakaşa hep bir hüzünün aldanmasından ibaret olmaktan öteye gidemedi insanlığın bugüne kadar olan yazılı tarihinde. Ve hep isyan ediyor sürekli püskürtüyor insafsız nefesini üzerime üzerime, sanki sonunda yanmaktan bıkacakmışım gibi.
İnandığım değerlere kadeh kaldırdım bugün. Nerede kalmıştım.. Evet kadeh diyordum.. Kadeh ya, inandığım değerlere kadeh kaldırdım bugün, sonra her biri için ayrı ayrı kustum bu şehrin her biri birbirinden ayrı küstahlıklarına gebe sokaklarında. Döndüm yıldızlara baktım, her yıldıza bakışımda ayrı bir kusma hissi geldi içimden, tek başınalığın zarafetindeki her yıldız için bir kere daha sövdüm gökyüzündeki serseri karanlığa. Dalga geçen ben miydim yoksa oralardan biri daha bana sövüyor muydu? Sus demek geldi içimden, bütün karanlığına gecenin olanca gücümle bağırmak istedim. Sus demek istedim, sus ben zaten seni tanıyorum biliyorum bütün hikayelerini tattım artık dinlemek istemiyorum aynı senaryoyu başa sarıp durma artık heyecan vermiyorsun bana!! Git ve başka düşlerin hayal kırıklıklarıyla dalga geç. Benim suya düşenlerim çoktan bir nergis yaprağıyla beraber bambaşka gitarlara başka ezgilerle eşlik etmekte, sus artık bana söyleyebileceğin söylenmemiş şarkılar tükendi hiç bir beste seni çekici kalamaz ömrümün kalanında. Buraya kadar bana eşlik ettin teşekkürler, parlayıp sönen ışığın daha bir kaç gece öncesine kadar bana hüzünden ziyade umut vadediyordu ama artık sön sus ve yok ol, çekemiyorum seni hayatımın titrek, sönmeye yüz tutmuş loşluğunda.
Gerçekliğin yok oluşunun izlerini taşıyan bir piyano gibi hissediyorum kendimi. Tuşlarımdan akan ezgiler bana ait değil, birileri çalıp gidiyor sonra başkaları gelip çalmak istedikleri hayatın yansımalarını ruhuma işlemeye çalışıyordu..
Çığlık çığlığa bir yalnızlığın ,
son yudumların da kaybolan
amaçsız bir haykırışım.
Suya düşen son çiğ damlasında
dans eden bir ruhum.
Yarım kalmış bir kadehin
sessiz serzenişlerinde
olmayan bir gölge peşindeyim.
Yanmayan bir yıldızım
başını kaldırıp baktığın gökyüzünde
paylaştığın geceye,
eşlik eden bir kediyim belki de.
Son şarkına layık
sevgiliye hasretken sen,
tütünü biçim biçim sardığında
ıslak toprak kokusuyum,
ruhuna değip de geçen.
Dalları kuru,
yazdan bihaber
bir sonbahar ağacıyım.
Kadehin boşluğuna manasızca bakan ve boş gözlerle yol alan şizofrenin son serzenişlerinde buldum kendimi. Kendimi bulmam için önce kaybetmem gerekiyordu. Hayatın bana tam olarak öğrettiği buydu. Bense öğrendiklerimin üstüne ekledim ve parçalandığım noktaların arasında sıkıştım kaldım.Kimse gelip kurtarmadı, ki istese de kimse kurtaramazdı bu hayalsiz geceden ütopik hayallerimi. Varlığımın parçalanmış bütünleri arasında kalan bütün ruhlarla dans ediyorum bu gece. Gökyüzünde dolunay, kahkahasına fütursuzca şiir katıyordu ve biz o yarım kalan kırmızı rujlu kadehi yudumluyorduk.. Sessizliğin ihmal edildiği bir geceydi.
11 Nisan 2013 Perşembe
Sebepsiz
Daha fazla hatıra istemiyorum. Hayattan sıkılmak mıdır bu? Yoksa geçmişe bağımlı yaşamak mı? Her ikiside aynı kapıyı kırıp geçer mi aynı sahilin izbe bir kulübesinde? Hayal kırıklıklarıyla dolu bir hayatın kuytu bir köşesinde kabuğuna sığınmış insanların mutlu fotoğraflarına bir kaç yıl sonra tekrar baktınız mı siz? Hayat geldiği gibi gitmeyi de biliyor değil mi.. İnsanlığa olan inancımı mı kaybettim insanlık mı benden vazgeçti orasını hiç anlamadım ama ben sıkıldım hüküm süren zamanın dengesiz yansımalarından.
İnsanı yiyip bitiren korkularıdır ve vazgeçemediği korkuları bir yerden sonra ondan vazgeçmeye başlar. Korktuğunuz yüzü dahi unuturusunuz. Sanki hiç bir şey olmamış gibi yaşamaya devam edersiniz ve o anda aslında ne kadar eksik olduğunuzu hissettiğinizde iş işe çoktan koyulmuş siz güme gitmiş hayalleriniz dalda çürüyen güberelere dönmüş demeketir. Açlığın mideyi kemirdiği gecenin yıldızları hapsettiği saatlerde aklınızdan söküp atmaya çalışmanın nafile uğraşlarında bir şişenin kalıntılarında hayallerinizin sönükleştiği loş yatakları izlemeye devam edersiniz yalnızlığın senfonisi henüz ilk şarkısını çalmaya başlamışken. Bu ne son gecesidir tanrıdan istenen intikamların ne de ilk gecesidir hüsranların gıyabında saplanıp kalınmış bomboş bir sessizliğin.
Ben yalnız ben demedim dumanında odamı saran boşluğun. Düşündüm kalpsiz çığlıklara eşlik eden manasız ağıtları. İnsanların kaybettiği değerleri düşündüm kaybolan bir anlayışı anlama çabasıydı benimkisi. Belki de çağ dışı kalan bir ruhu milenyuma uydurma çabasıydı harcadığım zaman. Belki ben çoktan yok olmuştum ama ömrünün geri kalanını yaşamak zorunda kalan siyahi bir köle yada bir piramit işçisiydim. Benim hayallerim çağdışında eşlik ediyordu bana bir kaç bin yıl öncesinden çağırıyordu ruhumun işportaya çıkmış serzenişlerini.
Bir köpeğin bokunun kokusundan alınan ilhamın yansımasıydı benimkisi. Bir köpek oratlığa sıçmış bilniçaltı onu tezeğe dönüştürmüştü kendi içinde. Bir köpek ne kadar içli sıçabilirse o kadar dokunaklıydı duygularımın çığlığı. Sonsuzluğa açılan bir kayboluşun geçmişinde geleceğimi şekillendirmeye çalışıyordum akıl ve mantığın dokunmakta zorlandığı satırlarımın gidişatında. Meğersem dokunmaya çalıştığım yokluğunda ruhumu boğan vazgeçişlerimmiş. Varsın boğulan bir aşkın terkedilmiş öksüz kalbi olsun. İmkansızlığına rağmen devam etmekte kabul gören bu hayatı yaşamak bana kalan hayal borcu, intikam özlemi ve mecburiyetin hüküm süregelen çaresizliğiymiş.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


