7 Haziran 2015 Pazar

Deliler Koğuşu - I


Soğuk bir sonbahar güneşinde hafifçe sallandığımızı ve uyukladığımızı hatırlıyorum, son yağmurlar da yağmak üzereydi aslında. Sırf buza ve ayaza kesmiş bir kışa girmeden önce son bahar yağmurları yavaş yavaş terk etmekteydi çorak ve sessiz dünyamızı. Sessiz dünyamıza özenip biz daha da sessizleşmiştik  sanki. Bulutlar daha bir karanlık sokaklar daha bir ıssız olmuştu bu günlerde. Biz de zamanla biraz daha gömülmüştü kendi içsel ve aylak dünyamıza.

Günlerimizi neredeyse hiç bir şey yapmadan geçiriyorduk. Ben gündüzleri puro içiyor akşamları ise babamdan yadigar porto şarapları eşliğinde kitaplarıma gömülüyordum. Hiç bilmediğim ve öğrenmek için çaba göstermediğim İspanyolca kitaplara vermiştim kendimi. Hiç bir şey anlamadan okumak ve sadece seslerin dizilişini takip etmek, böylesi daha mutluydu benim için. Okuduğunu anlamdan geçirilen bir akşam, düşüncelere boğulup bayılana kadar sarhoş olmaktan daha yararlı bir eylem olarak hayatımda yer bulmaya başlamıştı. Aslında bakarsan diğerlerine göre daha iyi gidiyordum. Üç bilinmeyenli denklemleri çözmek için aklının bir kısmından vazgeçmiş, sıfır ile bir arasındaki sonsuz boşlukta hayatını kaybetmiş Lucia vardı bir de. Kendisi zamanında Viyana Üniversitesinde matematik öğrencisiymiş.  Fakat zamanla yaşamaya mı küsmüş, matematiğe mi soğumuş bilmem kendini usulca koyvermiş biraz biraz.. Elinde boş bir votka şişesiyle gelmişti buraya ve o zamanlar üzerinde çalıştığım bir hayattan ötekine atlama teorimde ki hataları bir bir çözüvermişti. O zamandan beri benimde sayılarla olan yakınlığım azalmıştı. Son zamanlarda bana zamanda yolculuk yaptıran sularla kafayı bozmuştum. Düşünerek baktığın zaman hayatını kitleyen fakat zamanı uzatan su birikintilerinden bahsediyorum. Bir çok su birikintisinde kaybettiğim hayatlarla boğuşmaya başlamıştım. Sonuncusunda yakılan bedeninden geriye sadece külleri kalan eski bir kuklanın hayaletiyle boğuşmak zorunda kalmıştım. Ruhu, caddenin ortasında biriken su kütlesinde bir anda belirmiş ve son nefesime kadar ondan kaçmama sebep olmuştu. Neden kaçtığımı nereye kaçtığımı ve niçin kaçtığımı bilmiyordum. Tek hatırladığım güzel bir kızın kenarda bana bakıp gülmekten kıçını yırttığı. Neden bunu yapıyordu bilmiyorum, o esnada tek düşündüğüm durup dururken canlanan bir su birikintisinden kaçmaktı ve bunu yaparken genç ve güzel bir kızın sizi izlemesi bazen gururunuzu zedeleyebilir.

Ne olmuş yani biz deliysek, deliysek biz n'olmuş yani? Hem ben deli değildim ki zaten, en başlarda bana bipolar bozukluk tanısı koymuşlardı, su birikintisinden kaçtığım günleri takiben şizofreni daha uygun buldular diye hatırlıyorum. Hem ne olmuş yani su birikintilerinden kaçıyorsam, dünyada binlerce insan korktukları için yaşıyorken ben korktuğum için bu boktan yere tıkılıyorum sebebi ise korkularımın diğerlerine göre daha değersiz olması. Sizin korkularınızla ben dalga geçiyor muyum ? Soruyor muyum size neden hiç sevmediğiniz bir işte 20 yıldır çalışmaktan bıkmadığınızı ayrılmaktan neden bu kadar korktuğunuzu? Size soruyor muyum çocuklarınızın geleceği konusunda neden bu kadar endişeli olduğunuzu? Hiç sordun mu size neden yaşayamadığınızı? Yaşamaktan neden bu kadar korktuğunuzu siz hiç kendinize sordunuz mu? Bir günlüğüne bile olsa neden mutsuz olduğunuzu sordunuz mu hiç kendi kendinize ? Ve bunu değiştirmek için bir şeyler yaptınız mı? Ben sizi tıkadım mı hiç saçma sapan bir dört duvarın arasına? Hayır !!! Öyleyse ben neden buradayım, su birikintilerinde yaşayan bir hayalet görmek beni sizden daha aptal bir insan mı yapar? Sayıların arasında kendine yer bulamayan Lucia biraz da sarhoş olmaya karar verdiyse onu yargılayacak olan beyin siz misiniz? Ne var beyninizde ? Dogmatik bir tanrının sonsuz evreninde ona taptığınız için götünüzde boncukla yıllarca keyif yapacağınıza mı inanıyorsunuz? Sizi siz yapan boktan beyninizi bir gün bile kullanmazken bir yerlerde ödül sahibi olmayı mı bekliyorsunuz?

Neyse, dediğim gibi sonbaharın son günleri de akıp gidiyordu. Yan tarafta biraz ötede üstünde çatıdan bozma ufak bit tentesi olan şirin bir okul vardı. Aslında tam olarak okul denemez, ufak ve hareketli çocukların kendilerinden vazgeçirilmeye zorlandığı bir işkence kurumu desem daha doğru bir açıklama olur. Genelde burada başarısız olan çocukları da bizim aramıza gönderirlerdi. Size esas bahsetmek istediğim çocuk James bu okuldan bizim tarafa aktarılanlardan. Kendisi 5 yıl o küçük ve şirin tenteli okuldan başarısız olunca bizim tarafa geçmeye hak kazanmış.
Kafasında küçüklüğünden kalma bir yanık izi ve gökyüzünü kıskandıracak mavilikte gözleriyle kendine has bir görünüşü olan James'le bizim tarafa ayak bastığı ilk günden itibaren sıkı bir dostluk kurmuştuk. Ben ona su birikintilerinden türeyen çılgınlıkları anlatırdım o da  bana gelmiş geçmiş en büyük ruh hastalarına(!) taş çıkartacak ailesinden bahsederdi.




22 Mayıs 2015 Cuma

Hiç kimse

Şimdi sana bunları Norveç'te balıkçıların evine döndüğü bir sahilden yazıyorum çocuk. Beraber uzun zaman geçirdik, nelerden vazgeçtik neleri hak ettik, kimi sevdik kimi kaybettik sen hepsini biliyorsun çocuk. Giderken mutlu olanlar vardır çocuk, geri dönmek uğruna hayatlarını sererler çamurlu yollara. Fakat ne geri dönebilirler nede ileri gidebilirler. Hiçbir sikim de yapamazlar yani anlayacağın.

Burada içebilirsin çocuk istemediğin kadar çok içebilirsin. Yıldızlar sonsuz boşlukta parıldayan bir çakmak alevi gibi gözlerini alır ve vücudunu yırtarcasına bir ayaz alıverir benliğini. Sonsuz bir oyunun ortasında çıkmayı bekler gibi hissedersin bazen. Fakat sonunu getiremediğin oyunları hatırla çocuk. Bu oyunun sonu yoktur aslında. Yalnız yenilmeyi beklersin, kimse gelip öldürmez de seni. Unuttuklarını hatırlarsın, karanlıkta bıraktığın beyaz bir el hatırlarsın, midende alev alan yarısı içilmiş çamurla bezenmiş ufak bir votka şişesini hatırlarsın sonra. Sonsuz bir karamsarlık sarmış senin içini çocuk. Ben değilim bu karanlıkta boğulan, emsalsiz ıstıraplara kendi elleriyle ulaşmış adam ben değilim. Hiç bir zaman da olmadım çocuk. Sensiz kendi umarsızlığından verilmiş kararların sorumlusu. Ben yaşamak isterken kendini zehirle dolduran, kaderini asılsız yargılara hapseden, ay ışığında köpürmüş denizin dalgasında kaybettiklerini hatırlayan sensin. Ben değilim çocuk, değilim!

Loş bir odada karanlıkta dans eden bir masa hatırlıyorum. Henüz sadece okumayı sevdiğin yazarların kitaplarını kurcalarken buluyorum seni. Neden buradasın, kimi bekliyorsun, sönük bir gece yarısı telaşı içerisindesin sanki. Olmak istediğin insana yaklaşırken kendine uzaklaşan bir maymun gibi dolanıyorsun etrafta, ipinden tutan birileri olmaksızın koşuşturmaktasın. Benliğin sana uzaklaşırken yalnızlığın yaklaşmakta ve geri dönmenin ilerlemekten daha zor olduğunu asla tahmin edemeyeceğin bir yolun başlangıcında öylece oturmaktasın çocuk. Geri dön çocuk, lütfen..

Dönemezsin bilirim, ne sevenin kaldı ne gidecek bir yerin. Neden bu kadar çok içiyorsun diyordu çok uzaklardan bir hatıra.Karanlık sokakta bir torbacının hatırası canlanıyor beynimde, sanki ben değilde o uyuşuyormuş gibi çocuk. Sanki durup dururken bir anda beyinlerimiz yer değiştirmiş gibi.. Sanrım gerçekliği çoktan kaybettim ben.  Hayalimde ki ben acaba aslında gerçek ben olabilir miydi? Sanki gerçek ve hayal bir olmuş, durmaksızın beynime tecavüz ediyor. Hayaller gerçeklerden daha çok acı verebilir miydi çocuk? Hani acı olan gerçekti.. Ha siktirin oradan. Esas acı verici olan kendi ellerimizle kaybettiklerimizdir. Bir insana kendinden daha fazla kim acı çektirebilir, söyle bana? Kim seni kendinden daha çok tutsak edebilir, kim zihnine ve düşüncelerine senden daha çok gem vurabilir? Ve kim seni hayat denen bilinmezin içinde bu denli yalnızlığa mahkum edebilir? Kendinden başka..kim?

O değil de, çok uykum geldi çocuk saat kaç? Sanki aylardır güneş görmemiş gibiyim, sanki aylardır akşamdan kalmayım da güneş doğsa uyusam rahatlayacağım. Acaba herkes gibi Güneş'te bizden bıkmış olabilir mi? Zaten yine sırf tohum vermiş, meret patır patır patlıyor ağzımızda yüzümüzde.. Bir daha görürsem kendi torbasında boğacağım o iti.. Neyse dolapta birer bira daha kalmış olmalı. Onunda beraber içeriz diye ayırmıştım çocuk anlarsın ya..Anlaşıldı bu saatten gayri kimse gelmeyecek. Sonuncuları gerçek olan hayallerimiz yerine hayallerimizde kaybolan gerçekliğimize içelim, gelmişine geçmişine de bir güzel sövelim. Yıldızların bu denli telaşsız oluşlarına bakacak olursak, sabahın olmasını biz daha çok bekleriz. Bütün unuttuklarımızı tek tek hatırlamaya başlarsak bizi kim hatırlayacak? Terk edenler de terk edilenler kadar hatırlanmayı hak etmiyor mu çocuk? İşte hep bu tohumlar, hep bunlar öttürüyor beni yuvasından düşmüş bir kuş gibi.

Ömrümüz sona yaklaşırken anlıyorum ki aslında bütün acılar daha yeni başlıyormuş. Esas acı veren ise anılarında bile yalnız olmakmış. Her gün soruyorum kendime neden bu ızdırabı artık bitirmiyorsun  diye.. Bıkmadın mı kendine ve tanıdığın herkese yalan söylemekten, bıkmadın mı her gün yalandan hayatını yalan hayallerle süslemekten. Çek tetiği bitsin gitsin ne var ne yoksa diye kaç kere gaza getirdim kendimi. Kaç kere votka şişesinde kendimi boğmak istedim, ama hiç bir şey o kadar kolay ve acısız bitmiyor çocuk. Herkesin kendi payına düşeni yaşadığı bu düzen de, biz yabancı olduğumuz bir gerçeklikte tanıdık çaresizliklere hapsolmuşuz. Yaşayamıyorken, ölüme yasaklanmışız.. Gözlerimde 25 yaşım ve onun  upuzun siyah saçları dans ederken bir bir buz dağı büyük bir gürültüyle batıyor.. Küresel ısınma diye geçiriyorum içimden..
















26 Nisan 2015 Pazar

Kısa Kısa

     Şimdi burada yazılanların bir manası olduğuna inanlar var ya, öncelikle onlara kibarca bir siktir çekip sonra yazımıza başlayalım. Hayatında attığın onbinlerce adımdan hangi birinde bir mantık var da, buraya gelmiş kendine bir anlam bulmaya çalışıyorsun lan ayyaş demezler mi adama?

     Okuyacaksın ve geçeceksin esasen böyle şeyleri fazla uzatmaya gerek yok. Mantık mi istiyorsun al; içiyoruz hemde bolca, sonra yazıyoruz sonra tekrar içiyoruz, içtikçe yazıyor yazdıkça içiyoruz. Bir nevi Bukowski sendromu bizimkisi. Yazarken dikkat ettiğim tek şey capslock tuşu. O da el alışkanlığı. Yoksa senin okuyupta ne anladığın zerre umurumda değil. Bunu bil ona göre okuyacaksan oku, rencide olduysan dakikasında siktir git. Ha bir de gün gelir fonda Deep Purple çalar gün gelir Müzeyyen, pek ortası olmaz anlayacağın.  Ortası olan insanlara anlatamam hikayelerimi anlatsam da tuhaf gelir muhtemelen, şu yan yatmış dünyanın dahi ortası kalmadı, benim neden olsun ki?

     Sallanan bir tekneden kayıp düşen bir balıkçı gibi düşmek istiyorum hayatının içine ve vurmak istiyorum alnının ortasına. Uyan artık ölmek için uyuduğun uykundan iki dakika hayatını korkmadan yaşa diye. Ey eksik daşşak, ey eğri burun.. Sınırları kendine sen koyuyorsun esasen ama farkında değilsin. Ne parası ne zamanı engel değil şu hayatı gerçekten yaşamana, hissetmek bir kuşun kanat çırpışını sana uzak değil, aç gözlerini koca bir siktir çek ve yaşa. Çünkü buna bir çözümün yok, öyle de yaşayacaksın böyle de yaşayacaksın kimse sıkıldı diye ölmüyor bu siktiğimin dünyasında.  Sike sike yaşıyor. Madem yaşıyorsun hakkını ver, mesela yaşama hakkı elinden alınmış çocuklar için yaşa, vurulup düşmüş, ekmek çaldığı için hapse atılmış, tecavüze uğramış, hayatı gasp edilmiş tüm çocuklar için yaşa! Yaşa ve öl.  Zombi gibi yarım bir hayatı yaşayıp, ruhu olmayan bir bedeni çürütmektense hayalleri uğruna çürüyen bir bedene adım at.

   Sev bazen, hemde çok sev. Bazen nefret et ve hiç yeri değilken bas kahkahayı. Hisset yaşamın özgür nefesini önce bedeninde sonra özünde. Sen bunun için varsın ve her ne kadar kendini bilmediğin varlıkların solumadığın havaların tesiri altında gibi düşünsende, kaderini kontrol eden yine sensin. Eğer birilerine söveceksen önce kendine söveceksin. Nefes alıp verdikçe yaklaştığın ölüme aslında doğumdan itibaren kardeşsin.

    Ölümle arandaki tek engel hayat ve bu hayatta er yada geç birini seveceksin. 'Hangimiz Sevmedik' ki..? Çok sevmeyeceksen hiç sevmeyeceksin esasen, eğer seviyorsan etrafındaki herşey ve herkes buna değer olmalı. Beraber geçirdiğin her an pırlanta kadar değerli olmalı. Olmalı ki gün gelir de kaybedersen o çok sevdiğin insanı üzüldüğüne değsin..Ölüm yada ayrılık vuku bulduğunda gözyaşların pınar olsun utandırsın seni ve hayattan soğutsun. O kadar çok sev ki onsuz hayat seni kollarında boğsun... Bu sevgi senin şu eşşek ziki karakterine bir anlam bulsun.

     Sonsuz insanın yaşadığı şu dünyada sonsuz aşklar, sonsuz kaybedişler ve sonsuz acılar yaşanmıştır. Bir kaç yüzyıl daha yaşanacak gibi duruyor. Yani bunun bir sonu olmayacak.  Votka her zaman eksik kalacak, gülümsemeler er geç bir gün solacak, hayaller başka baharlara kalacak, gazetelerde okunan başarı öykülerinin arasında senin dillere destan başarısızlık öykün yer almayacak.
Bunu bile bile, göz göre göre yaşayacaksın ki adaletini sevdiğimin dünyasında gülüşümüz sonsuza kadar çınlasın, çınlasın ki her gülüş, yaşamasını bilmeyenlere arsız bir rehber olsun.


4 Nisan 2015 Cumartesi

Bir Melek Uyurken

Güldürümedik çocuk olmadı, minik bir hayatı canlandıramadık ellerimizde. Çok kırdık çok yıprandık uğraştık damarlarını yardık kalbinden astık kafasını kemirdik bu aşkın.  Hayata küsük yaşarken rastladığımız bir cinayete, göz göre göre önce şahit, sonra kurban ettik sevgilimizi.

Neden çocuk neden olamadık biz gibi, birlikteliğin teni gibi tende duran bir ter tanesi, damarda sızlayan bir yara gibi, neden birleşemedik kabuk tutrar gibi. Sevmek dersen hayatımın sonuna kadar uğruna ölürüm çocuk. Sanır mısın ki bu başka bir amaçsız bedenin sıcaklığında kaybolacak bir yangındır. 5 bin dereceyim, kalbim kaynıyor beynim patlıyor çocuk. Olmasını istedim olmasını istiyorum ve yıllar geçtikten sonra dahi olmasını isteyeceğim.

Kirpiklerinden süzülen damlalar öksüz bir çocuk gibi vururken toprağa, paramparça olan her damla için bir kez daha asmak istedim kendimi onun o beyaz boynuna. Her asmak isteyişimde de daha çok sevdim her sevdiğimde daha çok incittim çocuk!!!

Var mdıır bu hastalığın bir kurtuluşu? Hayata suç atmak çok kolay çocuk, sevdiğin insanı incityorsan önce kendinden iğreneceksin. Ellerimizle boğmuyor muyuz aslında hayallerimizdeki deniz kızını? Deniz kızından da dem vurduk ya çocuk, napacağız biz böyle bilmiyorum. Acaba yavaş yavaş kaybolsak unutturur muyuz çektirdiğimiz acıları? Yavaş yavaş silinsek karanlığın çehresinde, bizi affeder misin yine bir kadeh şarapla, ellerimizi tutar mısın? Yalnız sen kalsan bu sessiz çığlığımda, inanır mısın seni gerçekten sevdiğime, inanır mısın?

Biz bir kaç karakter bir arada aynı vücutta tek bir ruhla sevdik seni.Hepimiz çok sevdik. Aramızda kalsın ama en çokta ben sevdim seni. Parıldayan bir elmasın o en nadide ışımalarında çok ufak ama eşsiz bir parlaklıkta yakaladım seni ve önce ışığım oldun yol gösterdin, sonra pahabiçilmezim oldun, seni astım boynuma, uyuttum.

Sen uyurken izledim seni en çokta uyurken izledim zaten ve izlerken uyudum ki, uyandığımda da izledim. İzlerken aşık oldum gözlerinin kapalı güzelliğine, her açıldığında beni benden alışına hayret ettim. Var mıydı böyle bir güzellik dünya üzerinde umarsızca merak ettim. O anda fark ettim , gözlerinde kaybolan gecenin benim için koca bir hayat olduğunu.




22 Mart 2015 Pazar

Şimdi Seninle

Sana olan aşkım
ömrümü aşmışken
hayatı seninle paylaşmayı istmek
çok mu uzak
seninle ölmeyi arzulamak yaşadığım nefeslerde
yasaklarda ve sevişmelerde bulmak seni
hayatın yasaklarında aşkına kavuşmak
Ve sessiz dünyada aşkınla kocamak
Aşkınla vurulmak ve benliğinde yaşamak
bağışlanmak gözlerinde
sessiz gecenin karanlığında
Sana tapıyorum kadın bırakmsan beni
tamamlasan şiirirmi
yarım mı kalırsın?
Ve bir kadın sevilmeyi bekler gecenin en ince yerinde

-franz kafka-

20 Temmuz 2014 Pazar

Milena'ya Mektuplar -1

"Yorgunum, hiçbir şey bilmiyorum. Tek istediğim, yüzümü kucağına koymak, başımın üzerinde dolaşan elini hissetmek ve sonsuza dek öyle kalmak."

-Franz Kafka / Milena'ya Mektuplar



4 Mayıs 2014 Pazar

Bir Aşık Bazen

Böyle bazen dünyanın en güzel kişisine aşık oluyor insan, varlığına taparak kayboluyor, sonsuz bir sessizliğin eşiğinde. Al beni, bu ben seni çok seviyor sevgilim. Her türlü yalnızlığa katlanıyor benliğim de sensiz yanıyor kayboluyor varlık ile yokluk arasında. Aslında sana sahip olmak diyorum bazen ne büyük varoluş, ki onca hezimete rağmen seninle var oluş.. Sevgilim ben ağlayamam esasen ama seninle ağlamak diyorum bazen ne güzel bir haykırış hayata tutunuş ve birlikte nefes almak sevgilim belki de yaşamanın en güzel tarifi. Sen çek içine dünyanın gizemini ben vereyim senin yerine nefesi istersen. 

Ne olur sev beni sevgilim, 

Sensiz var oluşta kayboluyor benliğim, 
Her gece kaybolduğu dikenlere sarılırken.
Bir aşık susuyor yalnızlığa

12 Nisan 2014 Cumartesi

Bir Kalp Doğarken



Sen buna saçmalamak mı diyorsun?

Ben senin için öyle bir saçmalarım ki

Kendimi unuturum

Nasıl öldüğümü ve nasıl korktuğumu unuturum

Her gece ismini

Hecelediğimi unuturum

Affet, bazen ileri, geri zıplar

Sensiz yaşamadığımı unuturum.

Kalbimse,

Bırakamaz seni, nefes alamaz,

Sensiz geçen saniye de

Buz tutar

Tutar da bunu bazen,

Bana bile söylemez.

      O da ister ki

Yaşayacaksa seninle

Yaşayacak.

Sükutundan taşlar çatlar

Yine de,

İster ki önce ben öleyim

İşkenceden, azaptan.

Öylece izler kendi kendime kül olmamı

Ve sana yalvarmamı ister.

Dönmeni bekler,

Dört gözle.

Gözümden bir damla yaş akar

Senin seline karışır da,

Tenine karışamadan

Düşer elime usulca.

Kalbim affet suçlusu benim affet.

Sevgilim affet,

Şayet bir anlığına

Bırakırsam pamuk ellerini

Kurusun gözlerim sonsuza dek,

Kendi çukurunda kurusun yok olsun

Boğulsun, sessiz ve tesirsiz.

Seni bir kere daha öpemezsem

Dudaklarım terk etsin bedenimi

Kollarım yıldızlara ödesin borcumu

Yok olayım yavaş yavaş

Parçalansın ruhsuz bedenim

Ellerimi martılar yesin mesela.

Ta ki sadece kalbim kalana dek

Sürsün bu haykırış.

Son çığlık senin adın olsun

Ve seni ne kadar çok sevdiğimi anlatan

Tek bir göz yaşı kalsın

Kalbimde sol tarafa yakın bir yerde

Çünkü adını kazımışım senin

En derin yerime.

Nefes alırsam sensiz

Buz tutsun bedenim

Sen gelip çözene dek.

Gel sevgilim

Sev, kaldığım yerden

Beyaz bulutlarda kaybettim nefretimi

Yalnızca sen kaldın

Kopuk bedenimin bana ait olan

Son parçası, sen.

Sen,

Yeniden hayat veren

Tanrıya şirk koşan

Ölüyü dirilten, sen.

Gücensin bilinen ve bilinmeyen,

Bütün tanrılar.

Bir de ben var burada,


Sana tapan.

12 Şubat 2014 Çarşamba

Yansımasında Kaybolurmuş Sal

-Çocuktuk, koştururduk sokakların boş kaldırımlarında. O kadar temiz yüreğimiz vardı ki bizim o her tarafı lağım çukuru dolu rezalet bok sokaklarda bile kirlenmez idik. Eve geldiğimizde annemiz çok kızardı ama o da bilirdi bu pisliğin zararsız olduğunu. Sevebiliyorsan hala mesela, çok uzaklarda gülen bir çocuk seni koparabiliyorsa olağan olandan, pis olabilir mi bir insan?

-Hiç korktun mu ya vicdanım beni terk eder diye? Ya bir serçeyi üzersem ya da bir çiçeği soldurursam da bu yanıma kalırsa diye? Hayatın acımasız yüzünü taşıdığını düşündüğün oldu mu?
-Dokunduğundan kaçtığını, sardığını yaktığını fark ettin mi? Ya çok severken öldürdün mü hiç bir kalbi, sıkarak? Sevdiğin kalbi öldürebilir misin?
-Öldürmek için sevebilir mi bir insan? Belki de sevilmeyi mi kaldıramıyorsun sevmeyi mi anlamıyorsun napıyorsun sen? Anlat bazen, dök içini. İnsanları severken kaybetmeyi göze almaktansa kazanmayı düşünsen yararı olur mu dersin?
-Çocukluğumuzu hatırlar mısın? Geceleri tek korkumuz biraz karanlık biraz gök gürültüsüydü,
belki de?
-Çocukken de birilerini severdik ama korkmazdık hiç.. Çocukluğumuzun aşkları mı temizdi çokluğumuz mu temizdi? Kirlenirken mi büyür, insan büyürken mi kirlenir?
-Hangi çelişkiyi açıkladın ki bugüne kadar, ne işe yararsın sen soru sormaktan başka ? Cevap ver bana nedir bu korku içinde hapsolan? Sürekli soru sorarak yaşayabilir mi bir insan?
-Cevaplardan korkuyordur belki de kim bilebilir ki.. Soru işaretlerinden kurtulmanın yolunu bulan olmuş mu bu güne kadar?

-Belki de bencilsindir sadece, hayatta tek düşündüğü kendisi olan bir piç olabilme ihtimalini düşündün mü? Severken bile o kadar bencilsin ki üzülenin bir tek sen olduğunu sanacak kadar aptallaşabiliyorsun.
-Güzel açılmaya başladın sonunda biraz cesaret seziyorum sanki, soracak misin bu gece her şeyi?
-Her şeyi değil belki ama sözcüklerin ne kadar yetenekli olduğunu zamanla göreceğiz. Zaman demişken hayatımız ne kadar eski farkında mısın?
-Evet ne kadar pislik olduğunu gayet iyi hatırlıyorum.
-Hayır bak, gerçekten yaşlanıyoruz farkında değil misin? Sen bile aynı kişi değilsin, kaç zamandır birlikteyiz biz.
-Şu aralar 10 yıl oldu.
-Tanıdığım andan beri bencil bir piçsin sen..
-Ben böyle olsun istemedim, zorladılar.. Bencil olmasaydım arkadaşlarımı bırakamazdım, arkadaş olmayı ben seçmedim evet ama ayrılmayı da ben seçmemiştim. Etrafındaki insanlar değiştikçe insan sadece kendini kalıcı zannetmeye başlıyor.
-İçince böyle saçmalıyorsun işte.. Söylediklerin ne kadar zavallıca farkında mısın?
-Bazen kendi varlığımdan rahatsız oluyorum, hayır intihar isteği değil bu direk kendimi yadırgıyorum, küçükken olmak istediğim mesleği seçemediğim gibi olmak istediğim insanı da kaybettim.. Hem sahi kimdik neydik nerede kaybolmuştuk biz? Hangi kitaptan sonra devrim yapmaya karar verdik, hangi şiirde sevmeyi öğrendik biz?
-İnsan ancak yalnızken öğrenebilir bunları, kaybolduğumuz da sadece okurduk eskiden,
hatırlamıyor musun?
-Yine boşluktan mı bahsedeceksin bana?
-İnsan ne kadar düşerse o kadar öğrenir, kabul et bunu artık.. Öğrenmek için düşmek lazım. Düştüğün kadar yükselirsin bunu biliyorsun..
-Merak etme bunu bilecek kadar yaşadım.
-Ne kadar yaşadın mesela? Bir çiçeği sularken güneşini kapatmamayı öğrenebildin mi? Dans ederken sessizce meydan okuyabildin mi hayata? Nerede kaybolduğunu anlat..
-Hatırlamıyorum ama kesin soğuk bir akşamdır. Ayazın kulak ısırdığı dağların sis kustuğu bir geceydi..
-İyi geceler la fontaine, hayatın saçmalamak üzerine
-Dur dinlemeye devam et. Hani ilk defa İstanbul'da sarhoş olduğumuz geceyi hatırlıyor musun?
-Evet o zamanlar Sezen çalardı meyhanelede.. Gecenin sonunda aya bakıp kalem bira içerdik köşede ki mideyeci de.
-İlk defa orada kaybolmuşuzdur belki de.
-Gecenin sonunda yan masadaki kıza aşık olup sonraki gün hatırlamadığın için mi böyle düşünüyorsun acaba ?
-Hayır, öyle bir şey mi var hatırlamıyorum bile..Neyse
-E ben de onu diyorum
-Neyse dedim! Sus biraz dinle beni, hem ne zamandır beni yargılar oldun sen? Hayata baktığın mı vardı sanki senin tek bildiğin içmek..
-Ama sakindim o zamanlar
-Bok, sadece kafan güzeldi, dans etmek için yaptığımız yolculuğun sonunda bile sarhoş olmuştun.
-Evet ama yine de çok güzel dans ediyordum..
-O zamanlar olsa yine sinirlenir miydin bugün? Kırar mıydın sevdiğimiz insanı? Saldırır mıydın zincirinden boşalmış azgın bir köpek gibi.
-O zamanlar düşünmezdim ki pek. Düşünürken yaşayamazdım, sanki ikisi birbirini daraltan bir boğaz gibi.
-Sana sadece siktir git diyorum çünkü iyice saçmalamaya başladın yine, ne içtin sen? Bir dakika ağlıyor musun?
-Duramadım
-Siktir git, ağlamayı senin kadar hak eden birini daha görmemiştim. O kıza neler yaptığını gördüm, sen istedin bunun böyle olmasını
-Üzgünüm, gerçekten böyle olsun istemedim..
-Sen gamsız insanı bile mutsuz edersin, dokunduğun yeri kanatıyorsun ne pis bir ruhla yaratılmışsın beni ne ara kendine bağladın onu anlayamıyorum
-Anlamıyorsun, seviyorum diyorum! Dokunma bana diyorum, git başımdan.. Hayatımda sadece onu mutlu ettiğime inandım, bana bunları söyleme sana inanmak için yok bir sebebim, onu tek başına sevmek için böyle konuşuyorsun.
-Bırak artık, bırak! Benimle mutlu olacaksa vazgeç!!
-Ben olmazsam, sen olamazsın farkında değil misin bunun.
-Bunu da mı Ankara'nın ayazında uydurdun
-Hayır dikkatli bakmıyorsun, beraber olmasak gelemezdik bu günlere, geride bıraktığımız her saniye de payım var, ben olmasam AŞK bile olamazdın bok kafa!!
-Aşık demek istedin..galiba??
-Hayır, Naz'dan bahsediyorum..Sana aşk olma seçeneğini sunmadı mı? Hani bu gece parçaladığın..
-Sahilde bir geceye gülümseyen bir sonbahar yıldızı o. Belki de karanlık varlığımızın parlayan son damlası, parçaladık mı onu sahiden, gülmeyecek mi bir daha bize, bakmayacak mı yüzümüze parlayarak. Söndürdük mü onu?
-Cidden korkak mısın bu kadar? Karamsarlığa düşüp her şeyi uzaktan mı yargılayacaksın böyle melankolik içgüdülerine mi bırakacaksın hayatındaki en parlak geceyi?
-Asla, bırakmaktansa son damlaya kadar çarpışmayı yeğlerim, kalbimi göstersem affetmez mi beni teslim olmasam..Hem hangi şarkı da kaybolduk ki biz?
-Senin olmayan dikenleri ona saplamaktan vazgeç artık, bırak aşktan olsun ölümün..
-Hadi gel şiir yazalım bu gece Naz bebek uyusun, biz ona orman olup yanalım, aydınlatalım bu gece içimizdeki koskoca karanlığı..

Yazmak lazım gecenin bitmeyen karanlığına hükmeden sessizlikte boğulmaktansa, sabahın mavisi karşılıyorsa kaybolan maviliğini, yazmak lazım. Onu özlerken yoksa bir çare, anlam dahi bulamıyorsan hayatın sahipsizliğine, gökyüzünün aydınlanmamış sebepsiz sakinliğine doğru kadehini kaldırıp haykır artık. De ki korkmadan, seviyorum ulan! Korkum yok senin yazgından hayat.

Bir tek omuzuna baş koysam
Geçse zaman ben olsam kalsam.
Akşam olsa sahilde koklasam seni
Yalnız sen olsan

Martılar uçuşsa şafak vakti
Gözlerine uyansam ben
Hafif aydınlık
Beyaz dalgaların vazgeçmez inadında
Seni sevsem gözlerinden



29 Ocak 2014 Çarşamba

Gece hikayesi

Uzat bana ellerini derinden ver.. ilk görüşüm geliyor bazen aklıma. Ne kadar da hazırlıksız yakalanmıştım. Oysa ki tek hayat gayem yaşamaktı. Duygu yoktu heyecan veya heves yoktu sadece gittiği yere kadar yaşayacaktım. Hayata gönderilmiş hevessiz bir sarhoş gibi. Gayesiz ve soğuk. Sabun olmayı bekleyen bir yahudi belki de.

Sıkışmıştım mâtemsiz sevgisiz acısız ve umutsuz sokak aralarına. Geceleri içeceğim şaraptan başka hesabım yoktu. Hayattan alacağım veya vereceğim kalmamıştı sanki. Ateşle su arasındaki farkı önemsemeyecek kadar hissiz olduğumu düşünürdüm. Sonra onu gördüm, ufak ve hassas. Sanki bana tepki olarak mı gelmiştin hayata. İnanmadığım bütün gerçeklere sahip olabilir miydi bir ruh. Sanki beni esir almaya bana hayır demek için gelmişti bu gezegene. İnanmıyordum ama kendimi alamıyordum asla. Ben ne kadar çamursam o kadar su ne kadar hayâsızsam o kadar güzel olabilir miydi bir insan? Olabilirliği zorla, inatla bana kanıtlıyordu sanki. Bir insan bu kadar derin bakabilir miydi karşısında ki gözlere. Bir gözden kaçabilir miydiniz? Kim kişi gözleriyle kalbini açabilirdi ki. Hangi kalpte bu denli hayatın acımasız dallarına tutunan bir saflık görebildim? Kendimle konuşurum ben her daim her satırda ve kelimede, başkasıyla konuşurmuş gibi yaparken kendime sorarım aslında. Yaşamaya çalışan bir insana hayatı anlatmak ne zordur bilir misin? İşte o bana bunu yaptı! Hayatı anlattı yaşamayı, karşındaki gözlere inanmayı yağmurları hissetmeyi ve doğarken güneş işte benim doğuyorum ve ısıtıyorum yeryüzünü hissedeceksiniz beni derken hissetmeyi.. Tanrı sorarsa sevdin mi diye hayasızca sevdim demeyi anlattı sanki. Sevmeyi anlatmak nasıl kadim bir yeryüzü olayıdır bilir misin? Gökyüzünün renklerini anlatırken sokak çocuklarını düşünürken belki başka bir hayatın yansımasında tüm açlar tok tanrı uyumazken hepimiz özgürüz diye çığlık atmayı kim aşılayabilir kalbine? Söyle hayatın anlamını hissettiren kaç kişi çıktı karşına?

Hayatın anlamı derken her hayat vakitsizdir fakat her hayatın anlamlı zamanları vardır. Gök kuşağına aşık olmak nasıldır anlar mısın beni? Gök kuşağı yağmurla güneş arasında bir bağdır. İşte o da gök kuşağı özgürlüğü ile hayatın en belirsiz yerinde yedi rengiyle belli etti kendini.

Bazen konuşamazsın, tutamazsın senin olmayanı. Sen hep böyle kal, böyle kal ki kalbim sana tutulsun sana inansın ki utansın dünya hayatın yalanlarına inat.

Yalanlara inat yaşayan bir kalbe sahipti sanki bu ruh. Hayatın yalnız tepelerinde yaşarken kendi ufak kalbinde gezegenler ötesi bir kalp taşıyordu sanki. Gözlerinden içeri aldı kötü bir yalanda yaşayan bu bedeni. Silerken bütün vazgeçmişliği yeni umutlar dolduruyordu hayatın boşluğuna. Umutla hesabı açık kalan bir bedene umut bahşediyordu adeta. Piç bir geceye yalnızlığı armağan ederken korkularını dolduruyordu bir geleceğin. Sessiz ve sakin hayatın özlüğüne sığınarak pis yaşamı saf kalbiyle dolduruyordu sanki ki sen inançsızlığın kölesi olmuşken. Kıymetsiz bir sabaha değer biçmek ve onun siyahlığına dokunabilmek bedenindeki aşikar boşlukta ne büyük cesarettir. Bir cesaret kaç bedenden güç alabilir. Çocuk hayatın kaç farklı rengi vardır tatmak ister misin? İşte buydu anlatmaya çalıştığı o boşlukta. Renklerin kesilmiş biçimsiz saçlarından hayatıma dokunuyordu sanki. Ne yapıldıysa ne yaşandıysa ona varmak içindi sanki. Gitmeler onaydı vazgeçişler onaydi her duble onun için doldurulmuştu hayata verilen nefesler onunla alınacaklar içindi belki de. İnsana yaşam sunmak ne büyük bir erdemdir biliyor musun deliliğin karanlık koridorlarına hükmeden ruh? Sen anlamasan dahi ben anlamayı seçtim, öylece. Hani bazen hiç durduk yere ağladığın şarkı oldu mu? Benim sebebim olduğunu söylesem inanır mısın?

Her mavinin grileştiği bir şehirde aşık olmak nasıldır bilir misin? Sessizliğin bakışına sığınmak ve ona terketmek kendini. Varlığında yokluğundan korkmanın sevgisi sana koşulan yolların ezgisi hiç bitmeyecek b çırpıntı kimedir bilir misin?


31 Aralık 2013 Salı

Naz


Sessiz ve soğuk bir yıl başı arifesinde tanışmıştık seninle ve yine bir yılbaşı gecesinde doğuyorsun gündüzüme.. Benim ufak ve kırılgan kar tanesi sevgilim,  yeni yılda en güzel mutluluklar seninle olsun.. Geriye dönüp bakıyorum da ne çok şey yaşamışız bir yılda.. Hani hızlı şekilde akan bilgisayar oyunlarına benziyor.  Atlattığımız badireler beraber göğüs gerdiğimiz zorluklar sanki hepsini toplasan 10 yılı beraber geride bırakmışız gibi. Ama bir anda senin o sevimli ufak kar tanesi yüzünü hayal ediyorum. Sanki ben bu şapşala daha dün âşık olmuşum da bugün ilk defa yüzünü görecekmişim gibi geliyor. Söyle ufak kız çocuğu söyle ne zaman yüreğinde bu kadar büyük bir sevgi doluştu da ne ara kalbimi çaldın o ıssız derinlerden.

Oysaki ne kadar da uzaktım bu denli duygulara, hayatı boşlamış olduğu gibi yuvarlanan bir denizyıldızından farkım yoktu. Senle tanıştığım gün sorsalar şu satırları yazacağım aklımın ucundan geçmezdi, böyle ufak bir kızın böylesine güzel bir kalbe prensesin karşıma çıktığını ve benim ona âşık olacağım da çok uzak bir hayal gibi sanki rüya gibi gelir geçerdi herhalde.

Yalnız gecelerimde ortak oldun önce bana, aslında o kadar şaşırttın ki beni sanki ömrümde ilk defa beni dinliyor ve anlıyordu. Her cümlende bir daha şoke oluyordum. Alışılagelmiş o klişe cümlelerle avutmuyordun beni. Üstüme geliyor her şeyi öğrenmek istiyor yargılamıyor ve her şeye rağmen yanımda oluyordun. Kendimi ben bile terk etmek isterken sanki sen inadına benimle beraber yaşıyordun sanki benim yerime de yaşamak istiyordun. Elinden çalınan bütün günleri yeniden yaşatmak ve bu yeni yaşamı bana armağan etmek istiyordun. Ben battıkça sen daha bir inatla daha bir güçle yapıştın, önce kollarımdan tuttun beni sonra senin varlığın öyle bir kenetlendi ki bana.. Kenetlendik evet, önce sen bana kenetlendin çektin çıkardın uçurdun beni. Görmediğim veya unuttuğum bir dünyayı yeniden gösterdin bana. Kendi kız çocuğu hayallerini anlattın ve o tuttun ellerimden işte dedin yaşanacaksa beraber yaşanacak bir dünya daha var elimizde. Kirletmeyelim yıpratmayalım dedin bu saf dünyayı tut ellerimden yaşa benimle dedin. Bunu öyle bir coşkuyla söyledin ki bana kulaklarım kalbimden sonra hissetti sözlerini. Kalbim senin varlığınla yeniden çarpmaya başladı.. Sanki sen okyanus kokusuydun ve bana okyanusu vaat ediyordun, ben sana yüzdükçe sen daha da bir güzelleşiyor ve daha çok derinleşiyordun. Hani demiştin ya sen bir ateşsin farkındayım diye işte esas göremediğin nokta senin minik kız çocuğu kalbinin içinde o ateşi söndürecek bir okyanusa sahip olduğundu. İyi ki de görememişsin bunu iyi ki önce ben görüp daha derine inmeyi ilk ben istemişim.  Sana baktıkça içten içe heyecandan saçmalamaya ve gözlerine her bakışta kaybolmaya başladığımda fark ettim minik kız sen aşkların en güzelisin ve ben senin aşkına aşığım. Gittiğim her yerde kokun gittiğin her yerde izim olsun.


Eğer yaşanacaksa hayat yaşayalım, buysa elimizde ki nefes alacaksak şu mavilikte yaşlanacaksak aynı gökyüzünün altında beraber aynı köhne ağaçların gölgesinde el ele bir hayat olsun. Olacaksa hayat beraber olsun olmayacaksa tutun nefesimi benim yerime alın ellerimi ellerimden ve gözlerime göstermeyin bir daha mavi.. Ben küçük kız çocuğunu çok sevdim.  Hayatsa eğer bir kar tanesi kadar küçük, yine hayat olmalı onun kadar saf ve beyaz.

23 Kasım 2013 Cumartesi

Köpüklü Mavi

Sessiz sedasız bir gecenin
ay ışığı karanlığında,
bir deniz kıpırtısında,
köpüklü bir dalganın mavisinde 
süzülen yalnız bir martı gibi
uçarak girdin hayatıma

O kıyıda bekleyen 
bir deniz kabuğuydum aslında
denizin endamına martının uçuşuna aşık, 
tuzla suyla yıkanmış,
ufak kumlara bulanmış,
güneşte kavrulmuş,
rüzgarla aşınmış
kollarının yarısı kopmuş bir deniz yıldızı
belkide..

Bir deniz yıldızı,
ne kadar aşık olabilir ki?
Belki de çok olabilir,
belki de olmuştur
Kim bilir, denize en az bir martı
martıya da en az bir deniz
kadar muhtaçtır
Ya da sadece,
martının sevdiği bir
ekmek kırıntısıdır.

Ama martıya aşık olabilir mi
bir deniz yıldızı?

Aslında uzayda bir yıldız olmak mıdır
Hayali..?

Martının uçuşuna mı aşık olmuştur
yoksa kendisine olan,
merakına mı?
Deniz de kaybolmak mıdır acaba
hepsinin hevesi?

Hevessiz bir deniz yıldızı
bir martıyı ne kadar
hevesleyebilir ki?
Bence çok..

Bir deniz yıldızı
bir martıya aşık olduysa
bundan kime ne..
Ağlayan bir deniz yıldızı
bir martıya
aşk şiiri yazmış

Martı derin uykusunda
güzel rüyalarında
eşsiz şarkılarını söylerken
bir deniz yıldızı görmüş
dalgaların arasında
soluk..mavi..
bir köpükte
ufka yelken açmışken

Bir deniz ne kadar çok aşka
tanıklık edebilirse
o kadar çok aşk görmüştü
o gece,
deniz yıldızı ufak martıyı izlerken..

Martı çok güzeldi zamansız
sessiz uykusunda

Yıldız bir o kadar sessizdi
gecenin yalnızlığında
Martı yıldızı özledi sessizce
yıldız martısını özledi gizlice
Hiç bitmeyen bir gece oldu
o denizde..

Martı denize aşık
yıldız martıya aşık
martı denize aşık
deniz yıldıza aşık
martı yıldızlara aşık
yıldız denize aşık..

Deniz, yıldız, martı
sessiz bir gece yaşadılar o gün.
Aşkın rüzgara eşlik ettiği
güzel bir geceydi
Şafak sökerken..

Bir yıldız gökyüzünde usulca parladı
Sönerken son kez,
Bir martı şarkı söylüyordu
Dalganın köpüğünde yüzen bir yıldız
martıya göz kırptı
Soğuk bir yağmur damlası
Sonbaharı müjdeliyordu
o gece.

20 Mayıs 2013 Pazartesi

Hayallerime Benden Yalan Söyleyin

Duracağı yeri bilmeli insan. Kimi zaman dört duvar arasında kimi zamansa kalabalıklar arasında kalsa da insan kendisini bulduğu zaman nerede duracağını iyi bilmeli. Hayaller peşinde koşmamalı mesela illa koşacaksa yaşamın peşinde olmalı. Ne kadar saçma..

Bazen düşünüyorum da ya hayallerim olmasaydı? Ya bu safsatalara gerçekten inansaydım?.. Düşüncesi bile ürkütücü. Ben varsam hayallerim için varım bugünüm yarını düşlediğim için var. Gerçeklere tutunarak yaşamak diyorlar ya hangi gerçeğe? Oysa ki insanların inandığı gerçeklerin en büyük yalanlar olduğuna her gün şahit olmuyor muyuz?  Herkesin inandığı bir yalana inanacağıma kendi hayallerime inanarak yaşamak en azından kendi yalanlarıma inanmak yağmur damlası gibi düşen hayatıma bir nebze de olsa iyi geliyor. Yalan dünyaysa da benim yalan dünyam. Ben bir yağmur damlasıyım, dünyaya çarpınca parçalanacak olan. En azından düşene kadar hayal kuracağım.

Benden yalan söyleyin çocukluğumun hayallerine.. Bırakın onlar saf kalsın. Yalanlar söyleyin annem gibi. Bırakın yaşadığı dünyayı sevsin. Çocukluğum da olmasa ne yaparım ben? Bir kuş gibi diyar diyar gezdiğim hayallerimle baş başa bırakın beni. Yeniden uçmak istiyorum. Ayaklarım yere basmasın artık.  Kendi ayaklarımızın üstünde durmamız demek ıstırap demekmiş bunu şimdi anlıyorum. Bırakın ayaklarımı bağlamayın artık bu sevimsiz dünyanıza. Bırakın çocukluğumuzla beraber uçup gidelim bu topraklardan. Bilmediğimiz denizlere açılalım içimize yosun kokusu çekelim kıyılardan uzak duralım. Bize göz kırpan yıldızlara yol alalım. Lütfen artık bırakın bizi. Kirli oyunlarınıza çocukluğumuzu alet etmeyin. Onlar daha çok küçük ve saf. Öldürmeyin bizi. Bırakın hayallerimiz nefes alsın. Bağıra çağıra ağladığımız günleri çok görmeyin bize. Ağlamak ayıp artık uzak bize. Ama ya çocukken de ağlayamasaydık? Hiç gözyaşının tadını bilmeyen çocuk olur mu? Almayın çocukluğumuzu bizden. Mahallede kavga ettiğimiz günleri özlüyoruz biz. Bırakın kavga etsek de ertesi gün sarılmasını biliriz biz. Bizim nefretimiz olmaz yeri gelir bilyelerimizi takas ederiz yeri gelir bisikletimizde bir tur attırırız ama düşman kalamayız biz. Mahallemiz de nefrete yer yoktu çocukken. Bu sevgisiz dünyaya düşmeye başlayınca öğrendik bu kelimenin anlamını.

Bizim çocukluğumuzda hayaller ele yüze bulaşan kırmızı kalemlerle büyük büyük yazılırdı. Sıra arkadaşı kelek yapmazdı asla en büyük sırlarını derste ufak bir kağıt parçasına yazarak paylaşırdık ama bilirdik o kağıt senetti. Güvenden sual edilmezdi.  Kim bilir kaç ufak parmak dünyalara sığmayacak sevgisini yerleştirmiştir o ufacık defter yaprağı parçasına. Bırakın sevgilerimizi çizgili defter saflığında aşılayabilelim birbirimize. Hayatın kahpe yalanlarını sokmayın hayatımıza. Bırakın kendi yalan sevgimizle yaşayalım. Soğutmayın bizi aşktan inancımızı kaybettirmeyin. Birbirimizi seveceğimize de inanamazsak neye inanacağız. Bizim zamanımızda arkadaşlar mesajla değil, apartman camına taş atarak sokak ortasında isim haykırarak çağrılırdı.Bütün mahalle bilirdi ki bu ikisi kan kardeşi.. Dünya yıkılsa da o çocuk aşağı inecek.

Hepimiz hayaller kurardık el kadar boyumuzla, şimdi neden kuramıyoruz? Biz mi büyüdük de değiştik, dünya mı fazla yaşlandı hayallere yer vermiyor artık? Belki de dünyanın kafası kaldırmıyor artık bu kadar hayalin gürültüsünü. Madem öyle anlaşalım, biz hayal kurmayalım yeter ki çocuklarımız kurabilsin. Çocukların da hayal kuramadığı bir dünya nasıl yaşanır bir yer olabilir ki. İnsanı hayvandan ayıran en büyük özellik hayalleri olmasıdır bence. Hayalleri olmayan bir insanı içgüdüsel yaşayan bir hayvandan ayırmak güçtür. Tek farkı ihtiyacı olandan fazla avlanması olabilir. Çünkü insanlar aç gözlüdür. Fırsat verirseniz hayallerinizi bile çalarlar.

Sevgilerimiz var bir de saf çocukluğumuzun ilk aşkları. Savaşın ortasında büyümediyse illa bir çocukluk aşkı olmalı insanın. Savaş çocuklarının sevmeye hakkı yok mu? Elbette var..Yeterince yaşarsan.. Savaşta büyümek kötü bir yazgı.. Her şeyin telafisi vardır hala hayattaysan. Yaşadıkça telafi edilendir hayat. Yeter ki hayal kurabilecek kadar heves kalmış olsun insanın içinde. Çocukken aşka inandırdılar bizi biraz büyüyünce yalan olduğuna.. Aldatılmışlığa güvensizliğe vurdular hayallerimizi. Aşka her gün prangalar taktılar. Bakmayın bu dallamaların sözlerine hayat varsa aşkta vardır. İnsan yaşıyorsa aşıkta olabilir, sadece yeterli vakti olması lazım. Çocukken sevgisini itiraf etmek için ders bitişini bekleyemeyen bedenlerimiz aradan yıllar geçtikten sonra sevmek için, yaşamak için yeterli zamanı olduğuna inandırılmış. Yok öyle bir şey kandırmayalım birbirimizi. Sevmek için sadece bugünümüz var.

Hayallerime benden yalan söyleyin.. Bırakın onlar saf kalsınlar.. Çocukluğumda ki gibi masallar anlatın. Gerçekle kirletmeyin rüyalarımı bırakın onlar mutlu olsunlar..




17 Mayıs 2013 Cuma

Yorgun Musun? Daha Neler..

Gel gitler arasında daha ne kadar ömrün olduğunun hesabını tutmaktan vazgeç artık, sonuna kadar yaşayacaksın ve sonra dönüp bakacaksın bu sevimsiz, karanlığın ortasında dönüp duran gezegene, hoşça kal diyeceksin dudaklarından süzülen hafif bir tebessümle. Tebessüm olmalı, geriye dönüp baktığında hala güzel duygular hissedebiliyor olmalısın. Her şey o gün bitecek çünkü, yaşadığın hiç bir acıyı veya korkuyu hissetmeyeceksin.

Günün birinde çürüyecek organizmana fazlaca anlamlar yüklemekten vazgeç. Basitçe yaşa mesela bir gün çık dışarı uzun zamandır uğramadığın o çocukluğunda nefes nefese koşuşturduğun kırlara adım at. Bir kelebeğin uçuşunda yaşamının basitliğini gör, mutlu olmakta bu kadar basit olabilir aslında. Sadece mutluluğu kabullenmen yeterli.

Kaybettiğin zamanı düşünerek şu anki zamanı daha ne kadar çöpe atacaksın? Yaşıyorsun işte, hissettikçe yaşamın yakıcı nefesini ciğerlerinde, her sabah görmeye devam ettikçe soğuk gök yüzünü tepende devam edeceksin hayat yokuşunda sürünmeye. Daha iyi veya daha kötü günler sunmayacak ömrün sana. Bu güne nasıl geldiysen bu günden sonra da aynı güneşin altında yanacaksın aynı yağmurda ıslanıp aynı rüzgarda donacaksın belki de. Önemli olan bu değil. Önemli olan bu tekdüzeliğin pençesinde hapsolmuş mavi gezegende ufak hatıralar saklayabilmek ve en azından zamanı geldiğinde bir kaç dakikalık mutluluğun içini ısıtmasına izin vermektir. Mutlulukta anlardan ibarettir unutma. O ufak anlara hazırlıklı olmalısın. Bir umut oyunu oynamanı veya fırsatçılık girişiminde bulunmanı istemiyorum senden. Mutlu olabilecek kadar güçlü olmanı istiyorum anlıyor musun beni? O kadar yorulmuşsun ki nefes almak bile zor geliyor, farkındayım. Ama bu böyle nereye kadar gidecek? Düştüğün çukurdan hiç çıkamayacaksın, belki de çok daha derinlerde elveda diyeceksin mavi gök yüzüne ama geriye dönüp baktığında hiç çabalamadan geçen bir ömür daha büyük acı vermez miydi? Evet pişmanlıkların oldu, keşkelerin kalbinde başka duyguya yer bırakmadı, şaşırmıyor veya üzülemiyorsun. Fakat daha fazla yaşamı izleyerek yaşarsan sahip olduğun bütün kalp kırıkların ve pişmanlıkların da boşa gidecek göremiyor musun?

Bana kalırsa oturduğun koltuğa, anıların sarhoşluğuna kalbin acımadan yaşamaya ve düşünmeden uyumaya o kadar çok alıştın ki korkuyorsun, eğer bir gün yeniden yaşamaya karar verirsen ölmekten korkuyorsun. Pes etmiş yorgun savaşçı rolünden çıkmak sana zor geliyor.

12 Nisan 2013 Cuma

Düşündükçe Çoğalır İnsan

Kadın geldi ve oturdu yatağın boş köşesine, hafifçe baktı suratıma efendim dedim? Daha demin dans eden şarkılar söyleyen sen değil miydin ne ara böyle sessiz mahmur bir tavır takındın? Ne zaman karar verdin böyle kör düğüm sancıların elçisi olmaya. Evet, dedim söyle dedim.. Aklından geçenler nedir? Ama o söylemedi, baktı yüzüme anlamsız tebessümünde bir itiraf vardı sanki, sanki vazgeçmişti hayattan ve yaşamının geri kalan boşluğundan. Hepimiz boşlukta değil miyiz? dedim. Hangimiz yaşadık ki bu kuytu hayatı gönülden geldiği kadar kasvetli ve tutkulu? Söyle dedim sarstım onu.. Konuşmadı.. Bir kadın konuşmak istemezse konuşmaz.. Bunu daha önceden de öğrenmiştim ama bu sefer koydu sanki biraz. İstemiştim ki konuşsun, bu kadın bu sefer konuşsun istedim ama hiç bir kadın konuşmazdı ki o da konuşmadı sustu ve baktı gözlerimin içine. Bakma dedim git dedim istemiyorum seni uzak dur ruhuma işleme duvarlarla arkadaş etme beni kanıma girme dedim. Hiç dinletemedim. Ben zaten hiç bir kadına dinletemedim bu güne kadar.

Suratıma bakarken bir sigara istedi daha ne olduğunu anlamadan aldı ve yaktı. Dumanı yaktı gözlerimi konuşmaya çalışırken boğuldum, güldü biraz. O bazen gülerdi ve güldüğünde çok güzel olurdu özellikle güldüğünü düşünürdüm bazen. sanki güldüğünde beni alıp ellerine boğacakmış gibi olurdu. Çünkü o gülerken hiç bitmesin isterdim ve bittiğinde boşluğa düşerdim sanki. O gülerdi ben gülerdim, oysa gülmek için en ufak bir sebebim yoktu ama o güldükçe ben daha çok gülerdim. En saçma anılara dahi gülerdi. Çünkü bilirdim her şeyin bir makarnanın rüyası olduğunu ve uyandığımızda her şeyin biteceğini bu sebepten o güldükçe anı olsun diye bende gülerdim. o sanırdı ki kendine gülerim, halbuki ben hayatın manasız zamanlarında gülmeyi alışkanlık edinmiş bir bedene sıkıştırılmış saçma bir yansımaydım. Ben yansıdıkça gülmeye devam ettim o ben güldükçe anlatmaya devam etti. Ne anlattığını hatırlamıyorum bile ama o güldüğü için sanki hayatımın en özel gecesiymiş gibi geliyordu, biliyordum hissediyordum yaşananların sahteliğini ve birazdan sevişince her şeyin manasızlığını fark edip apayrı dünyalara bürüneceğimizi ama yine de kendimi bu yalan ortak etmek istiyordum. Çünkü insanlar alıştırmış kendilerini bu yalanlara ortak etmeye. Neden ben onlardan farklı olayım ki? Farklı mıyım ben?  Bireylerin zevk almak için uydurduğu yalanların hüküm sürdüğü bu toplumda bir parça olmaktan neden çekineyim ki? Neden farklılığımı ortaya koyup acılanan acı çeken bir ruha emanet edeyim kendimi? Ama yapamadım, güldüm bi süre sonra duruldum. Hala bir şeyler anlatıyordu. O sırada bütün vücudunu ve mimiklerini gözden geçirecek vaktim olmuştu. Aslında onu da dinlemiştim, yani dinlemiş gibi yapmamıştım gerçekten dinlemiştim. Ben hala çaktırmadığımı sanarken sordu bir anda ne oldu dedi? Yok bir şey dedim, ısrar etti. Nasıl söylerdim bütün hayatın manasızlığını ona yüklediğimi yaşadığımız rüyanın bitişini gördüğümü hangi gerçekliğin tanrısı söyletebilirdi bana? Yalanlar söyledim gözlerine bakarak nasıl güzel dudakları olduğuna inandırdım ona oysa ki söylediğim bir şamanın evrimini destekleyen teoriler kadar yalandı. Bir şaman olsam hayvana dönüştüğüme ikna edemezdim belki ama onu güzel dudaklara sahip olduğunu düşündüğüme ikna ettim ki gerçekten güzel dudakları vardı. Asla yanlış yerden giriş yapmazdım, bunu çok ufakken keşfetmiştim. iltifat ettiğim zaman tamamen doğru noktaya parmak basmak eski bir alışkanlığımdı.

Aklıma geldi bir an çaresiz yalanlarımın sonsuz boşluğunda kaybolan kişiliğim. Dur dedim kendi kendime, dur dedim ve bu sefer gerçekten olan biteni anlat. Dur dedim, yeter dedim insanlığa ve kendine olan inancını kaybetmişliğin. Şansını dene ve ne olacağını düşünme. Oysa ki bunu daha öncede yapmıştım. Doğruları söylediğimde başıma gelecekleri çok önceden test etmiştim. Lakin içimde beni yiyip bitiren bir sürüngen vardı, eğer bunu bir kez daha yapmazsam o beni boğacaktı. Dayanamadım, ne kadar büyük bir boşluğun ortasında olduğumu fark ettim bir kez daha. İstemiyorum dedim!! Bu yalan senaryoya dha fazla katlanamıyorum, anlat dedim, otur ve anlat ulan!! Bana gerçekten ne hissettiğini neler yaşadığını anlat dedim. Merak ediyorum dedim gerçekten neler yaşadın, bugüne kadar kimler hasat etti en saf duygulara gebe yüreğini hangi kuytu köşede kaybettin yaşama olan inancını? Sustu şaşırdı ve baktı gözlerime.. Susma dedim, hepimiz kaybolan bir sayfanın yansımasıyız biz yaşamadan asla temiz bir sayfa açılamayacak lütfen dedim anlat bana.. Sesi soluğuna karıştı, heyecanlandı üstüne gidince

 Bıraktım zaman verdim düşüncelerime, sigara yaktım şarap içtim farklı hayatlara girdim çıktım.. Zaman geçtikçe kendimden uzaklaştım dışarıdan baktım benliğime usandım sıkıldım zorladığım soruların peşinde yaşadığım hayattan.. Sormuyorum artık, sanrıların pençesinde kıskıvrak can çekişen hayallerimi bir köşeye bıraktım. O anda hatırladım çocukluğumu, umarsızca hiç insafa gelmeden hayaller kurardım. Kimse dikkate almazdı ama kendi hayallerimi dikkate almayı öğrenmiştim. Zaten hep kendimi dikkate almam gerektiğini çok ufakken öğrenmiştim. En başta vazo kırmadan evde top oynamayı öğrenmeye çalışırken öğrenmiştim aslında kırılanın vazo değil kalp olduğunu. Kalpleri kırmadan yaşamak kendi kalbinin kırılması engel değildi halbuki. İnsan bencil bir mahlukat olmuştu, paleolitik dönemden milenyumun teknoloji çağına kadar. Taş devrinde dahi aşklar bencil yaşanmıştır bana kalırsa. Hayvansallığın doğasını her fırsatta inkar eden insanların hiç biri hayvanca sevmeyi inkar edememiştir bu güne kadar. Çünkü aşk ve birliktelik hayvansal ezgilerle birlikte çalışmayı çok sever ve seven insan sevilmeyi beklediğinden dünyadaki en bencil insan olma yolunda asla geri adım atamaz. İnsanoğlu sevmeyi egoistliği keşfettikten sonra fark etmiştir muhtemelen çünkü birini sevmek için muhtaç olduğunuz kavramlar bencillik ve egodur. Oysaki insan bir tek sevdiğini bilebilir. Buna rağmen insan bu güne kadar bütün gücünü sevildiğini kanıtlamak peşinde harcamış. Kimse kusura bakmasın hiç biriniz sevilmediniz sevenleriniz kendini tatmin etmekte sizi kullandı, ulaştığınız son nokta budur. Üzülmeyin aslında sizde sevdiklerinizi kendinizi fiziksel ve ruhsal tatminde kullandınız. Yani sevmek karşılıklı çıkar ilişkilerine dayandı her fırsatta..

Bir zaman geçer ve yalnızlığın o dayanılmaz huzuruna kendinizi alıştırıverirsin. Hayat olduğu gibi gelip geçer ve "şimdi sende yoksun yanımda" dediğin hiç kimsenin değeri kalmaz aslında. Yanında olmayanlara teşekkür edersin seni sen yapan değerlerini düşünerekten. Birileri varken aslında kendinden taviz verdiğini ve kaybettiğin değerlerini düşünürsün. Evrimin en başından beri değişmeyen en büyük olgu insanoğlunun yalnızlığıdır, fark edersin ki en çok yalnızken kendinsindir ve en çok yalnızlık heveslendirir seni. Varlığımıza hapsolan bir şehvettir bu yalnızken mutluyuz hayatımıza teşebbüs eden kişilikler sadece yalnızlığımızın sıkılmış birer yansımalarıdır. İnsanların ruhlarımıza temas etmesine izin verir ve tekrar vazgeçeriz. Hepimiz yalnız doğduğumuz gibi yalnız ölürüz. Arada yaşadığımız hayatın anlamı asla sevgiyle bağdaşmamıştır. Hayatımızın anlamı tatminle doğru orantılı olmaktan hiçbir zaman kurtulamadı..

Tüm bunları düşünürken kafama yediğim tokatla kendime geldim ve tiksindim kendimden, ne kadar ahlak karşıtı her duyguyu yadırgama düşkünü bir insan olmuştum. Öptüğüm dudaklar da hissettiğim sadece bencillikti. Tadını çıkartmaya karar verdim..




Kadehteki Şizofren

Sek bir votkanın yalnızlığında süzülüyordu yaşamın son damlaların hüznü. Sisli bir gecenin şafak vaktini özümserken ciğerlerinden akıp giden dumanı izlersin. Geceyi terk etmek istersin fakat bilirsin aynı gündüzün gecesinde yine kendinden kaçamazsın. Şiirler dolar sessizliğinin bağ bozumuna. Yarısı içilmiş kırmızı dudak izleri taşıyan geceden kalma bir şarap kadehi kadar soğuk ve kullanılmış hissedersin kendini. Dibini görmeye kimse cesaret edememiştir, senden önce içilen kadehler senin o son shot olmana sebebiyet vermiş ilk yudumlar da verdiğin tat sonradan kusma hissine dönüşmüş ve yatağın yanındaki komodinin üstünde unutulmuşsundur. Belki de senden sonra bir prezervatif değerlenmiştir. Yakılan sigaranın eşliğinde yeniden bakılmıştır sana ve saldığın o sıcaklık için minnet duyguları hissetmiştir birileri.

Muhtemelen sana biçilen değer yalnız bir vücudun tek başına haykırdığı histerik duyguları kapatmaya yetecek kadar çok sinir krizlerine girmeden önce köşedeki bakkaldan alınacak kadar ucuzdu. Bu seni hiç bir zaman ilgilendirmedi biliyorum. Yine erken başladık bu gece kadehlerin boşluğunu saymaya lakin biraz daha umursamaya çalışsaydık hayatı diyorum, acaba mutlu birer kişilik olabilir miydik? Bazen bir şarap kadehi oluyorsun yabancı dudaklarda bazen aynadaki siluetimde görüyorum seni. Sahi ne zamandır soracağım soramıyorum kimsin sen? Ne zaman girdin hayatıma? Hangi zaman diliminde bu kadar yer ettin benliğinde ve hangi karanlığın sessizliğinde ele geçirdin benliğimi?  Ateşler içinde kabuslardan uyandığım anlarda dahi sesini kulağımda duymak zorunda mıyım? Bazen bu sorular geçmiyor değil içimden. Ben sorular sorarım bazen, fazla düşünme, varlığından hiç bir zaman rahatsız olamadım ki zaten.

Bir gölgesin sen çocukluğumdan beri yakamı bir dakika olsun rahat bırakmayan ve her boşluğumda beni tutup çeviren amansız saygısız soluksuz ve hırçın bir gölge. Fırsat bulsan benim hayatımı tek başına yaşayacaksın. Her an içimden fırlamaya hazır dengesiz bir kişiliksin sen. Her nefeste bana yaşadığım hayatın manasızlığını ve sonlu birlikteliğimizi hatırlatıyorsun. Diyorsun ki "insan bir kere gelir bu haysiyeti eksik kalmış yaşama!!"  Senin istediğin bir çingene itaatsizliğin de yaşama sek bir rakının mutluluğunu tatma belki de yolsuz bir göçebenin umutlarını yarınlara taşıma.. Yanlış gezegene yanlış zaman diliminde düştüğünü söylesem sana çok mu kırıcı olurum?

Benim de aşklarım oldu
Ve alabildiğine günahlarım.
Halbuki bigünah olmak istedim
Bütün ömrümce.

Rüştü Onur.. Dizelerine sağlık, bir günaha bağlılık ancak bu kadar güzel ifade edilebilirdi.

Yaşıyorum ortasında vazgeçilmişliğin, biz hüzün geldiğinde gitmek bilmiyor ölesiye kıskanıyor yerine yeni bir hüzün gelecek diye halbuki hiç hesaba katmıyor hayat dediğin münakaşa hep bir hüzünün aldanmasından ibaret olmaktan öteye gidemedi insanlığın bugüne kadar olan yazılı tarihinde. Ve hep isyan ediyor sürekli püskürtüyor insafsız nefesini üzerime üzerime, sanki sonunda yanmaktan bıkacakmışım gibi.

İnandığım değerlere kadeh kaldırdım bugün. Nerede kalmıştım.. Evet kadeh diyordum.. Kadeh ya, inandığım değerlere kadeh kaldırdım bugün, sonra her biri için ayrı ayrı kustum bu şehrin her biri birbirinden ayrı küstahlıklarına gebe sokaklarında. Döndüm yıldızlara baktım, her yıldıza bakışımda ayrı bir kusma hissi geldi içimden, tek başınalığın zarafetindeki her yıldız için bir kere daha sövdüm gökyüzündeki serseri karanlığa. Dalga geçen ben miydim yoksa oralardan biri daha bana sövüyor muydu? Sus demek geldi içimden, bütün karanlığına gecenin olanca gücümle bağırmak istedim. Sus demek istedim, sus ben zaten seni tanıyorum biliyorum bütün hikayelerini tattım artık dinlemek istemiyorum aynı senaryoyu başa sarıp durma artık heyecan vermiyorsun bana!!  Git ve başka düşlerin hayal kırıklıklarıyla dalga geç. Benim suya düşenlerim çoktan bir nergis yaprağıyla beraber bambaşka gitarlara başka ezgilerle eşlik etmekte, sus artık bana söyleyebileceğin söylenmemiş şarkılar tükendi hiç bir beste seni çekici kalamaz ömrümün kalanında. Buraya kadar bana eşlik ettin teşekkürler, parlayıp sönen ışığın daha bir kaç gece öncesine kadar bana hüzünden ziyade umut vadediyordu ama artık sön sus ve yok ol, çekemiyorum seni hayatımın titrek, sönmeye yüz tutmuş loşluğunda.

Gerçekliğin yok oluşunun izlerini taşıyan bir piyano gibi hissediyorum kendimi. Tuşlarımdan akan ezgiler bana ait değil, birileri çalıp gidiyor sonra başkaları gelip çalmak istedikleri hayatın yansımalarını ruhuma işlemeye çalışıyordu..

Çığlık çığlığa bir yalnızlığın ,
son yudumların da kaybolan
amaçsız bir haykırışım.
Suya düşen son çiğ damlasında
dans eden bir ruhum.
Yarım kalmış bir kadehin
sessiz serzenişlerinde
olmayan bir gölge peşindeyim.
Yanmayan bir yıldızım
başını kaldırıp baktığın gökyüzünde
paylaştığın geceye,
eşlik eden bir kediyim belki de.
Son şarkına layık
sevgiliye hasretken sen,
tütünü biçim biçim sardığında
ıslak toprak kokusuyum,
ruhuna değip de geçen.
Dalları kuru,
yazdan bihaber
bir sonbahar ağacıyım.

Kadehin boşluğuna manasızca bakan ve boş gözlerle yol alan şizofrenin son serzenişlerinde buldum kendimi. Kendimi bulmam için önce kaybetmem gerekiyordu. Hayatın bana tam olarak öğrettiği buydu. Bense öğrendiklerimin üstüne ekledim ve parçalandığım noktaların arasında sıkıştım kaldım.Kimse gelip kurtarmadı, ki istese de kimse kurtaramazdı bu hayalsiz geceden ütopik hayallerimi. Varlığımın parçalanmış bütünleri arasında kalan bütün ruhlarla dans ediyorum bu gece. Gökyüzünde dolunay, kahkahasına fütursuzca şiir katıyordu ve biz o yarım kalan kırmızı rujlu kadehi yudumluyorduk.. Sessizliğin ihmal edildiği bir geceydi.








11 Nisan 2013 Perşembe

Sebepsiz


Daha fazla hatıra istemiyorum. Hayattan sıkılmak mıdır bu? Yoksa geçmişe bağımlı yaşamak mı? Her ikiside aynı kapıyı kırıp geçer mi aynı sahilin izbe bir kulübesinde? Hayal kırıklıklarıyla dolu bir hayatın kuytu bir köşesinde kabuğuna sığınmış insanların mutlu fotoğraflarına bir kaç yıl sonra tekrar baktınız mı siz? Hayat geldiği gibi gitmeyi de biliyor değil mi.. İnsanlığa olan inancımı mı kaybettim insanlık mı benden vazgeçti orasını hiç anlamadım ama ben sıkıldım hüküm süren zamanın dengesiz yansımalarından.

 Yansımalar diyorum çünkü hayat boşa giden çabalarımn birer yansıması gibi geliyor. Kaybettiklerimin huzurunda kazandıklarımla teselli olduğum hayat ne kadar kayda değer?  Bunu bir serzeniş değil bir vazgeçiş olarak adlandırın. Vazgeçtim hayatın süregelen dengesizliğine kendimi dahil etme çabalarından. Kalbimden kovuyorum akreple yelkovanın vefasız dostluğunu.. Zaman akıp giderken ben duruyorum ve bakıyorum akıp giden ömürlerin çaresiz çığlığına ve bir ortak daha diyorum içimden.. Hayır, hastalık değil şizofren olmak bu bir yaşama dürtüsü. Kalbimi taşlaştıranları dahi affettim gönülleri hoş olsun. Bu değil mi zaten hayatın kuralı, yaşa ve unut. İsterdimki hiç gerek kalmasın yaşam saatimi bir ileri bir geri almaya fakat korkularım büyük, yaşayamazsam o vakit?

İnsanı yiyip bitiren korkularıdır ve vazgeçemediği korkuları bir yerden sonra ondan vazgeçmeye başlar. Korktuğunuz yüzü dahi unuturusunuz. Sanki hiç bir şey olmamış gibi yaşamaya devam edersiniz ve o anda aslında ne kadar eksik olduğunuzu hissettiğinizde iş işe çoktan koyulmuş siz güme gitmiş hayalleriniz dalda çürüyen güberelere dönmüş demeketir. Açlığın mideyi kemirdiği gecenin yıldızları hapsettiği saatlerde aklınızdan söküp atmaya çalışmanın nafile uğraşlarında bir şişenin kalıntılarında hayallerinizin sönükleştiği loş yatakları izlemeye devam edersiniz yalnızlığın senfonisi henüz ilk şarkısını çalmaya başlamışken. Bu ne son gecesidir tanrıdan istenen intikamların ne de ilk gecesidir hüsranların gıyabında saplanıp kalınmış bomboş bir sessizliğin.

Ben yalnız ben demedim dumanında odamı saran boşluğun. Düşündüm kalpsiz çığlıklara eşlik eden manasız ağıtları. İnsanların kaybettiği değerleri düşündüm kaybolan bir anlayışı anlama çabasıydı benimkisi. Belki de çağ dışı kalan bir ruhu milenyuma uydurma çabasıydı harcadığım zaman. Belki ben çoktan yok olmuştum ama ömrünün geri kalanını yaşamak zorunda kalan siyahi bir köle yada bir piramit işçisiydim. Benim hayallerim çağdışında eşlik ediyordu bana bir kaç bin yıl öncesinden çağırıyordu ruhumun işportaya çıkmış serzenişlerini.

Bir köpeğin bokunun kokusundan alınan ilhamın yansımasıydı benimkisi. Bir köpek oratlığa sıçmış bilniçaltı onu tezeğe dönüştürmüştü kendi içinde. Bir köpek ne kadar içli sıçabilirse o kadar dokunaklıydı duygularımın çığlığı.  Sonsuzluğa açılan bir kayboluşun geçmişinde geleceğimi şekillendirmeye çalışıyordum akıl ve mantığın dokunmakta zorlandığı satırlarımın gidişatında. Meğersem dokunmaya çalıştığım yokluğunda ruhumu boğan vazgeçişlerimmiş. Varsın boğulan bir aşkın terkedilmiş öksüz kalbi olsun. İmkansızlığına rağmen devam etmekte kabul gören bu hayatı yaşamak bana kalan hayal borcu, intikam özlemi ve mecburiyetin hüküm süregelen çaresizliğiymiş.

11 Ocak 2013 Cuma

Atmosfer'e Sıkışan Yolcu


Bir filin sırtında yaşamaya mahkum düz bir tepsinin yaşayan ölüleri olsak daha mı güzel olurdu ki hayatımız? Eskiden herkse böyle düşünürmüş. Ne fark eder ki ha yürüyen bir fil ha dönen bir dünya.. Dünyanın yuvarlak olduğunu öğrenince hayatında anlatmaya değer değişiklikler olan kaç kişi var ki diye düşünmekten kendimi alamıyorum. Esas sarsıntı o fil yürümekten sıkılırsa veya dünya dönmekten vazgeçerse olurdu bence. Neden olmasın ? Hiç Dünya'nın da intihar edebileceği gerçeğini düşündünüz mü? Bu kadar yük sıkıntı acı yalan dolan ve kalp ağrısını daha ne kadar taşımak isteyebilir ki? Ben olsam çoktan koyvermiştim.. Döndükçe üzerimdeki hayat daha da zorlaşsa idi eğer buna bir son vermek isterdim. Düşünsenize bir nesli tükenen hayvanlar eriyen kutuplar ve gittikçe daha da yavşaklaşan bir insan nesli. Yok dayanacağımı sanmazdım. Dünyamız gerçekten çok güçlüymüş ama Bu zulme daha ne kadar dayanır bilemiyorum.

Ben Dünya olsam arada bir Mars'ı  ve Jüpiter'i karşıma alır, bir büyük açar efkar dağıtırdım. Galaksiyi falan kurtarmaya da çalışmazdım. Aşık oluğum ama başka galaksilerde kayan yıldızlardan bahsederdim belki de. Kara deliklere küfrederdim çaldıkları gezegenleri merak eder nerede ne yapıyorlar diye muhabbeti gelişi güzel piç ederdim. Ben Dünya olsam daha fazla dönmek istemezdim. Bu kadar rezalet bir popülasyona ev sahipliği yaptığım için Güneş'ten ve tüm yıldızlardan utanır kendi kendime soğur, kurur ve çatlardım. Evrende görülmemiş bir patlama yaratmak isterdim.  İçimde biriken nefret öyle büyük olurdu ki patlama ile oluşan bu galaksiyi daha büyük bir patlama ile yok etmek bütün gezegenleri un ufak yapmak isterdim. Güneşe yaklaşamayacağıma göre kesin Jüpiter'e yada Uranüs'e çatardım. Uranüs'ün halkalarını bilir misiniz? Bir dansçının hulahoplarına benzerler. Onları gördüğünüz zaman uzayda dans eden kelebekleri hatırlarsınız.  Uzayın boşluklarında dans eden kelebekler olsa çok güzel olurdu. Bir astronot olduğunuzu düşünün ve göktaşları arasında dans eden kelebeklere rastladığınız. O an yaşayacağınız heyecan oksijensizliğin doruklarında dahi sizi yaşamın kaynağına aşık edebilir.

Bana kalırsa, Dünyamız uzayın striptizci bir tanığı. Bir tek ay var üstünde, geri kalan her şeyi çıkartıp atmış ve sonsuz bir direğin etrafında yıkık dökük şehirlerine inat dönmeye devam etmekte. Unuttuğu içine gömdüğü büyük aşkları büyük kederleri düşünün bir. Bu gezegenden yükselen acıyı ve tutkuyu hissedebiliyor musunuz? Milyarlarca insan ve hayvanın her nefes alıp verişindeki sonsuz dehşeti fark edebiliyor musunuz? Dünya ki Birbirine düşman iki kişiliği barındıran bir şizofren, ne zaman bir tarafı aydınlık olsa öbür tarafı karanlığa mahkum. Dünya ki varacak bir noktası olmayan ama sürekli kendi etrafında dönen bir ayyaş. Dünya aslında üzerinde yaşayan her mahlukatı sonuna kadar evrene yansıtan mavi bir gezegen.  Parladıkça karanlığı kendisine daha çok çeken bir aşık gibi. Güneş'e aşık fakat Ay'a mahkum bir işçi belki de.  Mahkum demişken Dünya'nın tıkıştırıldığımız bir tımarhane olmadığını kim söyleyebilir? Evren'in gayri meşru piçlerini attığı bir çöplük olduğumuzu düşünüyorum. Bir gün bu çöplükteki çocuklar büyüdü ve işler kontrolden çıktı.

Ben Dünya olsam en azından sadece bir gün tersine dönerdim. Dönerdim ki insanlar bir kaç saatliğine de olsa pişmanlıklarını ve hayatlarını yeniden düzene koyabilsin. Zaman ömürde bir defalığına dahi geriye akmaya karar verse gelecekte yok ettiği bir çok hayali yeniden yaşatabilmek adına yeni umutlar verebilirdi insanlığa. Yok olan umutları için ikinci bir şans verilseydi aklının tecavüzüne uğramış bu garip insanlık kalbinin sessiz ama derinden öpücüklerini hissederdi.

9 Ocak 2013 Çarşamba

Yaşam


Yaprak solmak için bekler,
Sonbaharı
Her gül kokusunu yitirir
En güzel an biter,
Aklında hayat kalır.
Yaşadığım her şey,ölemediğim için
Ölmüne seversin,öpersin, söversin
Sonra çekip gidersin
Ellerin ağlar, gözlerin üşür
Kalbin susar, dudakların ölür.


Gecenin ıssızlığında bir şizofren
Hayat, ölümü elinden almış.
Anılarımdan asın beni bu gece
O son tekmeyi Aşk atsın,
Hayallerimin en ücra yerinden.

Bütün sevmeler ayrılığa adanmıştır
Sonsuzluğun kapladığı boşlukta
Sona adanmış bir yaşam
 

" Yalnız " 1 Duble"

Suskunluğumun en ince yerinden sarıl, boğ beni
Kemiklerimden kopart hayallerime sar beni
Deniz yalnızlığını korkutursa eğer
Sula bedenimi hasretle gözlerine göm beni.

Önceleri dudaklarına susardım,
Şimdi sensizliğe susuyorum.



       Soğuk dipdiri ayazın surat eskittiği gecenin ortasında bütün bu buzul çağının en sıcak çiçeğiydin sen. En soğuk havalarda bile yanandım seninle, öyle ya bu şehir hep soğuk, hep hüzünlü . En gri sabahlarımın en parlak güneşi hep sen oldun. Kollarımın arasında bütün anılar.



7 Ocak 2013 Pazartesi

Sonbahar Dumanında Kaybolan Heceler

   Sebepsiz takıntıların kopçasında sallanan beceriksiz bir zamparanın asılsız yalanlarında can çekişmesine benziyor suyun akışından bir türlü esinlenmeyen düşüncelerimin ölçüsü. Hayatın çizelgesinde kendisine olanaklı bir satır bulamamış havada kalmış bir elementleri andırıyorlar. F tipi gerçeklerden kaçıp özgür ormanların lirik manzarasında kayboluyorum. Her saniye vuruşunda bedenim acıdıkça ruhumu arındıryordum gerçeğin çarpıklığından. Yıkıntıların yok oluşların temelinde yükselen amansız yeniden doğuşlara nefretle katlanmak zorundayım.  Tımar edilmeye muhtaç bir deliye dönüşmem an meselesi.

Yalnız bir gecenin muhtaç olduğu yıldız
Sonsuz karanlığa aşık bir pranga
Yenilmiş mazinin kurbanı bir ruh
Boyanmaya hasret bir resim gibiydi
Boşluklarından seyrettiğim yaşam.
Geçmiş, kayıp elzem
Düşen meleklere ithaf edilen
Arsız şeytanlarla dansa tutulmuş
Güneşin doğuşunu unutmuş
Bedensiz bir ruhu andıran
Hayalleri patlak bir otobüs misali
Peşimde süregelen.


   Gölgelere adanmış hayatların sessizliğine alışkın insanlar vardır korku dolu gözlerin arkasında. Tutsaklığında hayallerin tutkuların ve inançların yaşamaya çalışırlar bozuk bir musluk gibi damlayan zamanı. Bazen akıp gidenin zaman tesir göstermez kanayan yaraların kabuğundan kopan çığlıklara. Yaşamak zorunda olduğumuz hayatı daha kendisi doğmadan yazılmış kurallara göre yaşayan insanlar çoğunluktadır.





29 Aralık 2012 Cumartesi

Kaybolan Bir Yokuş

  Ayağımda tek çorap teki tekini kaybetmiş biçimde sallanıyor, sallanması da tıpkı ben pisliği de tekliği de. Zar zor açıyorum gözlerimi başımda her zamanki zonklama. O son dubleyi kim nereden getirdi diye düşünürken fark ediyorum boş sigara paketini. Hiç bir zaman sabahı düşünmedim ki zaten. Şişeler boş paket boş midem boş kafam boş..

    Bu boşluğun ve küllerin içinden silkelenip çıkarken görüyorum onu, yanımda sere serpe uzanmış hala sarhoş mırıldanıyor.. Bir an kendi kendime düşünmeden edemiyorum adı neydi neydi.. Halbuki tanıyordum öyle barda tanışmış falan değildik hatta hoşlanmaya bile başlamıştım bir yerde. Ama hala akşamdan kalmaydım o yanımdayken yanımda olması gereken diğer kişiler geçiyordu aklımdan belki de bu sebepten onun adını hatırlayamıyordum. Neyse ki tekrar döndü ve uyumaya devam etti sonsuz bir sessizlikle, nefesi bile soğuktu sanki. Kendimi bir kez daha zorlayıp ayağa kalktım tuvalete gittim, yüzüme soğuk su çarpmak biraz olsun rahatlatmıştı. Dönüşte boş şişelerin arasında duran yarım birayı buldum, sıcaktı ve asidi kaçmıştı. Bir dikişte içtim. Ne de olsa çivi çiviyi sökermiş. Zaten hep sıcak biraların böyle zamanlar için saklanması gerektiğini düşünmüşümdür. Birayı içince aklım da çalışmaya başladı, her gece durması için tonlarca içip her sabah tekrar çalışmasına katlanmak zorundaydım. Ne zaman çalışmaya başlasa ucu bucağı gelmeyen ahiret sorgusunu başlatıyordu benim için. Ben onu susturmaya çalıştıkça o daha çok düşünmeye itiyordu sanki beni. Bir bedende birden fazla kişiydik biz. Aslında boş bir küllükteki son sigara izmariti kadar yalnızdım. Kendimle dalga mı geçsem gurur mu duysam bilemedim. Sonuçta bu uzay boşluğunda yaşayan sayısız yalnız beden var ama ben görünürde yalnız da olsam kafamın içinde 2-3 farklı insanla mücadele ediyordum. Birinin arzusu diğerini rahatsız ediyor diğerinin sevgisi öbürünü boğuyordu.

    Bazı günler oluyor ki eve nasıl geldiğimi hatırlamıyorum ya da nereden geldiğimi, bugün yapacak işlerim var mı yok mu bilemiyorum. Gece arsız bir serseri sabah sistemin çarklarını arayan bir deli. Evet hepimizin bildiği çarklar dönüp dururken uygun bir anını bekler sana saplanmak için. Hala savunmam düşmedi ona muhtaç olmadan da yaşayabiliyorum fakat nereye kadar kaçarım bilemiyorum. Kim bilir çoktan o çark bir tarafıma kaçmıştır da haberim yoktur. Tam da sarhoş muhabbeti dönüyor kafamın içinde, uyanır uyanmaz sıcak biraya dayanmanın yan etkileri işte.. Acil sigara bulmam lazım yoksa hazırladığım çay soğuyacak, sigarasız çay mı içilirmiş? Can sıkıntısından oluyor böyle şeyler, normal de çok sorgulayan bir insan değilimdir. Şanslı olduğumu düşündürecek bir olay gerçekleşiyor ve komidinin üstünde yarısı içilmiş bir izmarit buluyorum. Demek ki gece hepsini bitirmeye fırsat kalmadan sızmışız. Zippo'mu çıkarttım ve ikinci denemeden sonra yakabildim. Elimde yarım bir Winston'la beraber çayın sıcaklığının keyfini çıkartmaya çalıştım. Öyle ya Ankara'nın buz gibi sabahında sıcak bir meretten daha güzel ne olabilirdi ki. Laptop'u açıp ufaktan müzik koydum yavaş yavaş ayılıyordum. Hatunun adını da hatırladım sonunda. Marjinal olduğumu düşünmüyorum çapkın hiç değilim. Birinin beni seveceğine inansam çoktan aşık dahi olabilirdim. Benim sorunum özlem belki de hep olmayana ergi metoduyla çalışan bu beynim bir şeylerin özlemini çekmekte çok ustadır. Şimdi de sarhoş bir balıkçının teknesini özlemeye başlamıştım. Denizi gözümde canlandırmaya çalıştım. Mutluydum sanki o zamanlar. Tek derdim bir balık daha yakalamak bir metre daha derine inmek fazladan iki hatuna daha caka satmaktı. Esas gerçek olan onlardı sanırım, bütün duygularım saflığım hep gerçekti. Şimdilerde yaşadığımız hayat başkalarının bize öğrettiği yalanlar üzerine kuruluymuş. Aşk nefret savaş barış hep bize öğretilen yargılarla süslenmiş hayallerimizde. Aslında hepimizin birbirinden bağımsız bireyleriz fakat toplum olabilme yolunda hepimiz birbirimize benzetilmiş hayvanlara dönüşmüşüz.

  Uzatmayalım. Ne kadar yalnız olduğumu o an fark etmiştim. Herkes yalnız uyanır aslında. Fakat bu başkaydı konuştuğum görüştüğüm seviştiğim hiç kimse beni aslında gerçekten tanımıyordu. Bu durum çokta umurlarında değildi zaten. Hepsi kendi klonlanmış hayatlarını yaşama peşinde yanımda olmak hoşlarına gittiği için takılıyorlardı benimle. Halbuki köşede ki kokoreççi bile çoğundan daha değerliydi benim için. Hiç biri zerre umurumda değildi. Ben o denizden balık çıkartan heyecanımı özlemiştim ve o günleri bana hatırlatan tek insanı da kendi ellerimle öldürmeyi başarmıştım. Ne beceriksizim diye geçirdim içimden. Yalnızların kalabalıkları oynadığı bu kimsenin huzur bulamadığı dünyada kimsesizlere eşlik etmek istemiştim. O kimselerde saldı beni başından çok gördü, eksik gördü bilemem.Tanrıya giden yolda yalnız kalışımdan ötürü inancımı yitirmiştim ona karşı. Sadece imgesel bir ifadeydi benim için. Bir ömrü bir sevgiye adayabilirdim ama insanların buna vakti var mıydı? Varsa da ben bulamadım.

   Bir mezarda bulunan çürümüş bir ceset gibi hissediyordum kendimi, sevdiğim insanı hayal ettim. Elimden gelen fazladan bir bira daha içmekti. Onu geri getirmek için yapılan ve yapılacak her şey manasız duruyordu. Vazgeçen bir insanı yeniden bağlamak, hata yaptığını kanıtlamak kadar amaçsız bir işlem olabilir mi? Karar karardır ve o kararını vermişti. Mağazalardaki cansız mankenlere tecavüz etmek gereksiz melankoliklerin kafasını ezmek istiyordum o dakika. İnsanlara olan nefretim kat be kat artıyordu. Düşünmekten vazgeçmeye çalıştıkça daha çok etkisi altına alıyordu sanki. Onu unutmak için çok çaba vermiştim oysaki, düşlemekten vazgeçmiştim hayal kurmayı dahi bir yana bırakmıştım. Rüya görmemek için bayılıncaya kadar içiyordum lakin o inatla beynimi kemirmeye ısrar ediyordu. Hata bende miydi? Peki ne yapabilirdim bunu çözümlemek için. Başka kadınlar yeni bir hayat gereksiz özdeyişler.. Hepsini denemiştim işte o hala orada gün gibi karşımdaydı. Kafasını biri patlatsa gerçekten memnun kalabilirdim. Kusamayan bir sarhoştan farkım yoktu. Ruhumu ondan arındıramaz isem kendimi kaybedecek, evin yolunu bulamayacak en sonunda sokak ortasında bayılacak gibi hissediyorum. Bir anda nefret edilen bütün fahişeleri sevmeye başladım. En azından hayatlarında bir gerçeklik var ve dürüst biçimde yaşadıkları hayatı gözler önüne serebiliyorlar. Peki ya bizim birlikte olduğumuz insanlar? Sadece görmemizi istedikleri yüzlerini gözler önüne sermek için  kendilerini yırtıyorlar. Neden fahişeleri yargılıyoruz? Etrafımızdaki insanlar çok mu masum? Beraber yatağa yattığımız kişilerin kaçını tanıyoruz ki? İki kelime fazladan ettik diye onları hayat kadınlarından farklı kılan nedir? Çoğumuz bu ilişkilerde paradan daha ağır bedeller ödemişizdir. İnsanlık, ön yargılar ve anlamsız ahlaki değerler üzerine kurulmuş manasız bir terimler çelişkisinin anlam kazandırılmaya çalışılmış hali. Kimin insanlığı kaldı hayatımızda? Açlıktan ölen bedenlerin, anne karnında ölen ceninlerin mevcut olduğu bir uzayda insanlıktan ne kadar bahsedilebilir? Ben insan olmaktan azat ediyorum kendimi. Var olduğum hayat beni benim hayatımla yargılamalı. İnsanların değerleri fazlasıyla klasik ve öznellikten uzak.Nesnel değerlerle kişilerin yalnızlığını açlığını veya kayıplarını nasıl değerlendirmeyi planlarız? Saçmalığın daniskası klişeler arsında kendimize çarklar arasında yol bulmamız için çizilmiş bir hayatı sürüklemekten başka bir şey değil yaptığımız.

   Sorguladığım, sevmenin manası nedir? Acaba mahalle baskılarına toplum normlarına göre mi seviyorum? Özellikle ayrılıklarım, gerçekten sonu gelmiş yol ayrılıkları neden dayanılmaz acılara gebe olabiliyor? Sebebi gayet açık, bize öğretilmiş gerçekler ayrıldıktan sonra acı çekmek üzerine kurulmuş. Sahte aşkların gurursuz ayrılıklarına saplanıp üzülmek gibi alakasız bir alışkanlığım var. Şimdi soracaksınız "Hangi aşk gerçek?".  Gerçek aşkların dahi bitecek noktaya gelmesi an meselesi olduğunu söylesem onun gerçekliği de manasını yitirir sanırım. Hızlı yaşayıp bir anda tüketiyoruz hayatımızı ve duygularımız da buna eşlik etmekte hiç geri kalmıyor. "Fazla mı kişisel oldu?" diye düşünmekten kendimi alamıyorum. Hiç birimiz yaşadığımız yanılgılar da yalnız değiliz onu biliyorum. Aslında aynı yok oluşlar etrafında dönüp durmakta ısrarcıyız sadece. Sevmek dediğimiz eylem bir çocuğun hayalleri kadar saf ve imkansız belki de.

  Bir de özlem var. Unutmak istediğim her anı kalbimden beynime pompalanmış kirli birer kan hücresi gibi zehirliyor bedenimi. Hadi özlediklerim beni ben yapıyorsa?

  Özlediğim insanı ararken kendi içimde kaybolmanın verdiği dayanılmaz ukalalıkla çayı bitirdim ve bakkala gitmeye karar verdim. Adam gibi bir sigara daha içmezsem bunalıma girmemek için başka sebebim kalmayacaktı.. İlk nefesimi bütün özlemlerin uğruna çektim içeri. Fakat içlerinden biri gerçekten farklıydı. Biliyorum o beni hiç bir zaman bu denli düşünmemiştir. Genellikle sabah kalktığında dert ettiği tek şey sigaranın nerede olduğu ve çayını içecek zamanının olup olup olmadığıdır. Bunları düşünmemeye çalıştım. Her ne kadar şu an umursamaz olsa bile bir zamanlar beni gerçekten sevdiğine eminim. Geleceğinden korkuyordu ve bütün hesaplaşmalarını bana yüklemek istediği bir sabah terk etti. Yapacak bir şey yok bu konuya daha fazla kafa yorarsam delireceğimin farkındayım.

   Yüzünü hayal etmek dahi acı verebilir miydi? İşte başka bir hatun yatağımda o anda gözlerini açıyordu. Bana bakıp gülümsedi ve günaydın dedi. Kime günaydın neden günaydın? Cevap vermek hiç içimden geçmiyordu zorlayarak gülümsedim sadece ve aldığım sigara paketini açtım. Bir dal ona uzattım her zaman olduğu gibi hayır demedi ve içinden bir tane çekti. Ne pis bir otlakçı aynı zamanda da ne güzel bir kadın diye düşünmekten kendimi alamadım. Saçları pürüzsüz göğüslerine kadar uzanıyor ve ince beli her zaman için davetkar bir biçimde kıvranıyordu. Hiç umursayacak halim olmamasına rağmen uzandım yanağından öptüm. Ne de olsa bir hatunu kaybetmemek için böyle davranmak zorundaydım. Sigarasını yaktım ve onu izlemeye koyuldum. Hoşuna gitmiş gibiydi. Bana gerçekten değer veriyor gibiydi. Böyle şeylerin geçici olduğunu bilecek kadar uzun yaşamıştım, insanlar anlık değerlere önem verir ve sonra o anları hatırlamaz. Hatırlayacağı zaman ise kaçmak çok daha kolay bir çözüm olarak yolun başında el sallar. Gençliği her sabahtan daha diri ve daha davetkar önümde duruyordu. Dikkatimi ondan alarak dinlemek istediğim müziklere verdim.

   Varlığımı terk eden ruhların tesiri beni ne zaman özgür bırakacaktı merak ediyordum. Başka bir kişiliğe değer vermek istediğim anlarda karşıma çıkmakta üstlerine yoktu. Aslına bakarsan gerçekten sevmiştim. Ben her sevdiğimde yapılmaması gereken hataların tezeğine bulaşmış bir böcek gibi kıvranıp durmuşumdur. Lakin bir sevgi başka bir sevginin katili olabilir mi?